Analog çocukluktan dijital çocukluğa (4) - Dijital kimlik
- Geçtiğimiz günlerde, kısa sürede ikinci baskısını yapan Asma Mhalla’nın Cyberpunk
- Das neue totalitäre System —Türkçeleştirirsek Siberpunk: Yeni Totaliter Sistem, 2026— adlı kitabı elime geçti
Dijital dünya uzun süre bize kolaylık, ilerleme ve özgürlük vaatleriyle anlatıldı. Şimdi bu vaatlerin yanında neleri kaybettiğimizi de tartışıyoruz: mahremiyeti, dikkati, ilişkide sorumluluk almayı ve kendi kanaatimizi oluşturmak için gereken zamanı Geçtiğimiz günlerde, kısa sürede ikinci baskısını yapan Asma Mhalla’nın Cyberpunk.
Das neue totalitäre System —Türkçeleştirirsek Siberpunk: Yeni Totaliter Sistem, 2026— adlı kitabı elime geçti. Mhalla bu kitapta Baudrillard’ın “simülakr” kavramından söz ediyor. Mhalla kitapta simülakr’tan zö eder: kabaca bir şeyin görüntüsü, benzeri ya da taklidi demek.
Ama Baudrillard kavramı bundan daha ileri bir anlamda kullandığna değinir: Artık bir asla gönderme yapmayan, buna rağmen gerçekmiş gibi işleyen bir görüntü, bir temsil. Temsil ettiği gerçeklikten kopmuş, kendi başına bir gerçekliğe dönüşmüş bir görüntü.
Mhalla da buradan hareketle günümüzde sosyal medyada sergilenen kusursuz hayatın, çoğu zaman kişinin yaşadığı hayat değil, yansıttığı hayat olduğundan söz ediyor. Gerçekliği yok. Gerçekliğe ihtiyacı bile yok. Üstelik bu yansıtılan hayat zamanla yalnızca gerçek hayatın bir görüntüsü olmaktan çıkıyor; kendi başına başka bir gerçeklik kazanıyor.
Hepimizin bir reel hayatı ve artık bir de dijital hayatı. Bir kimliğimiz var, bir de dijital kimliğimiz. Dijital kimliğimiz reel kimliğimizin basit bir kopyası da değil. Seçtiğimiz fotoğraflarla, anlattığımız hikâyelerle, gösterdiklerimiz ve göstermediklerimizle kurduğumuz başka bir “ben”.
Bazen bu dijital ben, yaşadığımız hayattan daha kusursuz, daha mutlu, daha başarılı, daha güzel. Hatta zamanla reel hayatımızı ona benzetmeye çalışmaya başlıyoruz. Artık aynaya bakmaktan çok, kendi dijital görüntümüze bakarak kendimizi kuruyoruz.
Eskiden kendimize makyaj yapıyorduk; şimdi filtremize makyaj yapıyoruz. Algı: Gözlerimize ve Kulaklarımıza Güvenebilir miyiz? Dünyayı algılamak, her şeyden önce bedenimizle olur. Biz dünyayla soyut bir zihin olarak değil; gören, duyan, koklayan, dokunan, hisseden bir beden olarak ilişki kurarız.
Dışarıdan içeriye aldığımız her şey önce duyu organlarımızdan geçer. Görürüz, duyarız, koklarız, dokunuruz; sonra bütün bu duyusal veriler arasında bağlantılar kurar, onlara anlam verir ve dünyaya dair bir gerçeklik duygusu oluştururuz.
Başka bir deyişle, insanın gerçeklikle ilişkisi bedensel bir temele dayanır. Dünya önce bedene çarpar; gözde, kulakta, deride, kokuda, seste, görüntüde iz bırakır. Biz de bu izleri düşünceye, anlama ve yargıya dönüştürürüz.
“Bu gerçek”, “bu güvenilir”, “bu tehlikeli”, “bu tanıdık”, “bu yabancı” diyebilmemiz büyük ölçüde bedenimizin dünyadan aldığı sinyallere dayanır. Fakat tam da bu yüzden, algı organlarımız ve bedenimiz manipüle edildiğinde yalnızca bilgiyle ilişkimiz bozulmaz; kendimizle ve dünyayla kurduğumuz temel güven ilişkisi de sarsılır.
Eğer gördüğüm görüntü üretilmişse, duyduğum ses yapay olarak taklit edilmişse, karşımdaki yüz filtrelenmiş ya da tamamen kurgulanmışsa artık yalnızca dış dünyadan kuşkulanmam. Kendi gözümden, kulağımdan, sezgimden, hatta bedenimin bana verdiği sinyallerden de kuşkulanmaya başlarım.
O zaman insan şu soruyla baş başa kalır: Algı organlarım bile yanıltılabiliyorsa dünyaya nasıl güveneceğim? Daha da önemlisi, kendime nasıl güveneceğim? Çünkü insan yalnızca dünyayı algılamaz; algıladığı dünya üzerinden kendisini de kurar.
Dışarıdan gelen duyusal veriler parçalandığında, gerçek ile kurgu arasındaki sınır belirsizleştiğinde insanın kendi iç gerçekliği de sarsılmaya başlar. Önceden içinde ‘kanaatime göre’ ya da ‘kanaatimce’ olan cümleler de kurardık… Yaşadığımız çağda ‘kanaat’ yok artık.
Ya da çok az insanın bir kanaati var galia… Burada algının nasıl oluştuğunu hatırlamak gerekir. Algı yalnızca gözün bir görüntüyü kaydetmesi ya da kulağın bir sesi duyması değildir. Algı, bedenin dünyadan aldığı duyusal verileri geçmiş deneyimlerle, bellekle, duygularla ve anlamlandırma süreçleriyle birleştirmesidir.
İnsan gördüğünü yalnızca görmez; onu tanır, karşılaştırır, yorumlar ve bir bağlama yerleştirir. Duyduğu sesi yalnızca işitmez; o sesin kime ait olduğunu, ne anlama geldiğini, kendisi için güvenli mi yoksa tehdit edici mi olduğunu anlamaya çalışır.
Dolayısıyla algı, beden ile dünya arasında kurulan canlı bir ilişkidir. Bu ilişki manipüle edildiğinde yalnızca “yanlış bilgi” yayılmış olmaz. İnsanın dünyaya tutunma biçimi, gerçekliği ayırt etme gücü ve kendi deneyimine güvenme kapasitesi de zedelenir.
Emir Vermeden İtaat Ettirmek Lisz Hirn, birkaç hafta önce yayınlanan Gehorchen. Über das Wesen der Autorität (İtaat Etmek: Otoritenin Doğası Üzerine, 2026) adlı kitabında otoriteyi ve itaati tartışıyor. Almancada gehorchen (itaat etmek) ile horchen (kulak vermek) arasındaki ilişki, itaatin işitmeyle bağını düşündürüyor.
Kulak, bu anlamda, otoritenin bize ulaştığı organlardan biri. Birinin sesine kulak veriyor, söylediklerini dinliyor, ardından onun istediğini yapıyoruz. Buradan hareketle şunu sorabiliriz: Sürekli dışarıdan gelen seslere kulak verdiğimizde kendi içimizden gelen sese ne oluyor?
Vicdanımıza, yaptığımız işin doğruluğunu sorgulama yetimize, doğruyla yanlışı tartma çabamıza ne oluyor? Dışarıdaki ses çoğaldıkça kendi sesimizi duymak zorlaşabiliyor. Başkalarının ne söylediğini öğreniyoruz; ama kendimizin ne düşündüğüne kanaat getirecek zamanı ve alanı kaybediyoruz.
Emir ve itaat sesle, kulakla ilişkilidir. Görünür Otoriteden Görünmez Otoriteye Geleneksel toplumlarda otorite çoğu zaman görünürdü. Emir veren biri vardı: baba, öğretmen, patron, devlet görevlisi… Üstler emir verir, altlar bu emirleri yerine getirirdi.
Kimin buyurduğu, kimin itaat ettiği belliydi. Elbette gelenekler, görenekler ve âdetler de yazılı olmayan kurallarıyla daha kişisiz/öznesiz bir otorite oluşturuyordu. İnsan yalnızca bir kişiye değil, “El âlem ne der?” sorusuna da itaat ediyordu.
Bugün bu görünmez otoritenin dijital biçimleriyle karşılaşıyoruz. Google, yapay zekâ ya da sosyal medya bize her zaman “Bunu yapmak zorundasın” demiyor. Daha çok öneriyor, seçenekleri sıralıyor, yol gösteriyor. Fakat sürekli onlara danıştığımızda bu araçlar zamanla hayatımızın akıl veren mercilerine dönüşebiliyor.
Cebimizde taşıdığımız bir bilge gibi: Sağlığımızı, ilişkilerimizi, çocuklarımızı, hatta ne hissettiğimizi bile ona soruyoruz. Navigasyonu düşünelim. Önerdiği yola girmek zorunda değiliz. Başka bir yola sapabiliriz. Sistem yeniden rota hesaplar, tekrar yönlendirir.
Burada açık bir zorlama yoktur; fakat sürekli yol gösteren bir ses vardır. Bu örnek, gündelik hayatın başka alanlarında da karşılaştığımız bir ilişkiyi görünür kılıyor: Karar verebiliyor gibi görünürken kararlarımızın çerçevesini giderek bir sisteme bırakabiliyoruz.
Emir verilmeden de itaat ilişkisi kurulabiliyor. Sorun bir araca danışmak değil; danışmanın kendi muhakememizin yerini alması. Bilgi edinmekle kanaat oluşturmak aynı şey değildir. Kanaat, duyduğumuz bir cevabı tekrar etmekten fazlasıdır.
Dinlemeyi, tartmayı, kuşkulanmayı ve sonunda vardığımız yargının sorumluluğunu üstlenmeyi gerektirir. Kendi iç sesimiz de yanılmaz değildir; onun da sorgulanması gerekir. Ancak bu sorgulamayı bütünüyle dışarıya devrettiğimizde düşünme işinden çekilmiş oluruz.
Mesleğimde bunun örnekleriyle karşılaşıyorum. Bazı insanlar artık kendi teşhisleriyle geliyorlar. Görüşmede konuştuğumuz bir şeyi daha sonra yapay zekâya soruyor, ardından “Söylediğiniz doğruymuş” ya da “Yanlışmış” diyebiliyorlar.
Uzmanın söylediklerini sorgulamak elbette değerlidir. Ama bir otoriteyi sorgularken başka bir otoritenin cevabını tartışılmaz kabul ediyorsak bağımsız düşünmeye ne kadar yaklaşmış oluyoruz? Çocuk Otoritesiz Büyüyebilir mi?
İkinci Dünya Savaşı sonrasında otoriter eğitim ve otoriter kişilik üzerine yapılan tartışmalar, yetişkinlerin çocuklarla kurduğu ilişkinin de sorgulanmasına yol açtı. Çocuğun sözünü dinlemek, onu yalnızca emirleri yerine getiren biri olarak görmemek önemli bir kazanımdır.
Fakat çocuğu dinlemekle kararın bütün sorumluluğunu ona bırakmak arasında fark var. Sekiz/dokuzı yaşındaki bir çocuk bir gezi hakkında isteklerini söyleyebilir. Nereye gitmek istediğini, nelerden hoşlandığını anlatabilir.
Anne baba da bunları kararına katabilir. Ancak yolculuğun koşullarını, bütçeyi, güvenliği ve diğer insanların ihtiyaçlarını değerlendirme sorumluluğu yetişkindedir. Çocuğun eşit insanlık değeri, yetişkinle aynı deneyime ve sorumluluğa sahip olduğu anlamına gelmez.
Onu yetişkinin yerine koyduğumuzda bazen taşıyamayacağı bir yükü de omuzlarına bırakırız. Hirn’in otorite tartışmasında benim önemli bulduğum noktalardan biri de bu: Çocuğun karşı çıkmayı öğrenebilmesi için karşısında ilişki kurabileceği bir otoritenin bulunması gerekir.
İtiraz, sınır ve müzakere boşlukta öğrenilmez. Yetişkin, çocuğun gelişimini destekleyen ve sorumluluk alan biri olabilir; bunu yapabilmek için korkutması ya da şiddete başvurması gerekmez. Yetişkinler bu sorumluluktan çekildiğinde ortaya çıkan alan boş kalmıyor.
Akran grupları, sosyal medya, tüketim kültürü ve dijital platformlar o alana yerleşebiliyor. Anne babanın yönlendirmesinden kurtulduğunu düşünen çocuk, bu kez görünür olma, beğenilme ve grupta kabul görme baskısına bağlanabiliyor.
Ekrana Devredilen Çocuk Burada yetişkinlerin kendi payını da konuşmak gerekiyor. Çocukların telefonla fazla vakit geçirmesinden yakınıyoruz; ama telefonun onları oyalaması bize rahatlık sağlıyor. Otobüste, parkta, restoranda sessizce ekranına bakan çocuk, yetişkinin başını dinlemesini mümkün kılıyor.
Eleştirdiğimiz dijital düzen bazen bizim de işimize geliyor. Çocukla ilgilenmenin zahmetini bir süreliğine ekrana devrediyoruz. Eskiden dışarıdaki gürültüden uzaklaşmak için kulaklarımızı kapatırdık. Bugün kulaklık takıyoruz.
Dış dünyanın sesini azaltırken başka bir ses akışına bağlanıyoruz. Bu yalnızca gençlere özgü değil. Hepimiz bazen çevremizden çekilirken dijital dünyaya daha fazla açılıyoruz. Mahremiyetin Değişen Sınırları Mahremiyet konusunda da benzer bir değişim var.
Yetişkinler çocukları uyutup kendilerine özel bir alan yaratabilirler. Fakat çocuk ertesi gün dijital ortamda yetişkin cinselliğine ilişkin son derece açık görüntülerle karşılaşabilir. Elbette gördüğü, kendi anne babasının özel hayatı değildir.
Yine de evde korunmaya çalışılan yaşa uygun mesafe, ekran üzerinden kolayca aşılabilir. Çocuğun merakına, sorularına ve hayal kurmasına ayrılan alanın yerini, henüz anlamlandırmaya hazır olmadığı hazır görüntüler alabilir.
Sınır Koymanın Sorumluluğu Eğitimden söz ederken “vazife” kelimesi sert bulunduğu için “sorumluluk” demeyi tercih ediyoruz. Ama kelimeyi yumuşatmak, yetişkinin üstlenmesi gereken işi ortadan kaldırmıyor. Çocuğa eşlik etmek, gerektiğinde hayır demek, sınır koymak ve o sınırın gerekçesini anlatmak emek istiyor.
Bireyselleşmenin başkaları için sorumluluk almaktan kaçınmaya dönüştüğü yerde bu emek de yük gibi algılanabiliyor. Kamusal alanda da çocuğa kimlerin, nasıl sınır koyabileceği daha belirsiz hâle geliyor. Geçmişte başka yetişkinlerin müdahalesi daha olağandı; bunun içinde koruyucu tutumlar kadar aşağılayıcı ve baskıcı davranışlar da vardı.
Bugün müdahale, aile işine karışmak olarak görülebiliyor. Oysa birlikte yaşamak, başkalarının varlığını ve ortak alanın sınırlarını öğrenmeyi gerektiriyor. Sınır deneyiminin yalnızca evde yaşanması yeterli değil. Evde tehdit ve şiddetle itaat ettirilen bir çocuk, dışarıda saygıyla dile getirilen bir sınırı sınır olarak tanımayabilir.
“Kalkmazsan ayağını kırarım” sözüyle büyüyen çocuk için öğretmenin “Lütfen kalkar mısın?” demesi etkisiz kalabilir. Buradaki mesele öğretmenin de tehdit etmesi değildir. Mesele, çocuğun sınırı yalnızca korkuyla tanımış olmasıdır.
Bu ilişkiyi belirli bir dine ya da kökene bağlamaktan çok, farklı ortamlarda karşılaştığı yetişkin tutumları arasındaki kopukluk üzerinden düşünmek gerekir. Otoritenin kötü kullanılması, her türlü otoriteden vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez.
Kararlılık, tutarlılık ve sorumluluk da otoritenin parçalarıdır. Yetişkin otoritesinin azalması, etkisizleşmesi çocukları mutlaka daha özgür, daha bağımsız ve daha güçlü kişilikler hâline getirdi mi? Bunun ciddi biçimde tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Dijital Kabilelerin Otoritesi Çünkü görünür otoriteler zayıflarken beğenilmenin, kabul görmenin ve tüketmenin baskısı güçlenebiliyor. Dijital kabilelerin dışlama gücü bazen açık bir emirden daha etkili oluyor. İnsan kendisini özgür hissederken hangi bedene sahip olması, ne satın alması, nasıl görünmesi gerektiğine ilişkin beklentileri içselleştirebiliyor.
Bir influencer’ın önerisini kaçırmamak, yeni bir uygulamayı ya da estetik işlemi hemen denemek, gruptan geri kalmamak bir zorunluluk gibi yaşanabiliyor. “Algoritma” kelimesi bu düzeni teknik ve tarafsız gösteriyor. Oysa özellikle dikkatimizi ve tüketimimizi yönlendirmek üzere kurulan platformlarda algoritmalar, hangi içerikle karşılaşacağımızı ve neyin tekrar tekrar önümüze geleceğini belirliyor.
Manipülasyon imkânı da burada doğuyor. Dijital dünya uzun süre bize kolaylık, ilerleme ve özgürlük vaatleriyle anlatıldı. Şimdi bu vaatlerin yanında neleri kaybettiğimizi de tartışıyoruz: mahremiyeti, dikkati, ilişkide sorumluluk almayı ve kendi kanaatimizi oluşturmak için gereken zamanı.
Belki de bugün sormamız gereken soru şu: Kime kulak verdiğimizi biliyor muyuz? Bir otoritenin sözünü dinlerken onu tartabiliyor, gerektiğinde ona karşı çıkabiliyor muyuz? Yoksa dışarıdan gelen sesleri kendi sesimiz sanmaya mı başladık… Devam edecek…
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Eğitim · Bölge: Mardin/Nusaybin
Yayın: 24 Ekim 2026 21:11 · Kaynak: artigercek.com