İklim krizi sofrayı nasıl değiştirecek? Prof. Dr. Tayfun Özkaya: En büyük sorun sebze ve meyvede yaşanabilir
YAĞMUR KARAGÖZ | İklim krizi Türkiye’de tarımsal üretimi şimdiden etkiliyor. Prof. Dr. Tayfun Özkaya, kuraklık ve artan sıcaklıkların temel tarım ürünlerinde üretimi azaltabileceğine, küçük çiftçiler üzerindeki baskıyı artırabileceğine dikkat çekiyor. Özkaya, önümüzdeki 10-20 yılda en büyük sorunların sebze ve meyvelerde yaşanabileceğini belirterek, iklim krizine karşı agroekolojik üretime geçilmesi gerektiğini söylüyor.
Paylaş Paylaş WhatsApp Kopyala Kısa Dalga- Kuraklık, aşırı sıcaklar, seller, yangınlar, artan hastalık ve zararlılar… İklim krizi tarımsal üretimin koşullarını değiştirirken etkileri tarladan pazara, oradan da sofraya uzanıyor. Üretimde yaşanan kayıplar ve artan maliyetler, önümüzdeki yıllarda hangi ürünü nerede yetiştirebileceğimizden sağlıklı ve yeterli gıdaya kimin erişebileceğine kadar uzanan bir dönüşümün işaretlerini veriyor.
Ancak mesele yalnızca iklim koşullarının tarımı nasıl değiştireceği değil. Prof. Dr. Tayfun Özkaya’nın çalışmalarında dikkat çektiği üzere tarım, iklim krizinden etkilenen sektörlerden biri olmasının yanında krizi derinleştiren mevcut üretim sisteminin de bir parçası. Yoğun kimyasal girdilere, yüksek su kullanımına ve düşük biyoçeşitliliğe dayanan endüstriyel tarım modeli, kuraklık, aşırı yağışlar, hastalık ve zararlılar karşısında giderek daha kırılgan hale geliyor. Özkaya, agroekolojiyi ise yalnızca alternatif tarım tekniklerinden oluşan bir yöntem olarak değil; bilim, uygulama ve hareket olarak tanımlıyor.
Özkaya’nın çalışmalarında yerel tohumlar ve tarımsal biyoçeşitlilik bu dönüşümün önemli parçalarından. Bir tür içindeki genetik çeşitliliğin zengin olması, bitkilerin hastalıkların yanı sıra kuraklık gibi iklim kaynaklı streslerden daha az zarar görmesini sağlayabiliyor. Özkaya’nın örnek verdiği Filipinler’deki Masipag deneyiminde de çiftçiler ve bilim insanlarının birlikte yürüttüğü çalışmalarla kuraklığa, sele, tuzlu suya, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitler geliştirilmiş durumda.
Prof. Dr. Tayfun Özkaya ile iklim krizinin Türkiye tarımında şimdiden yarattığı değişimleri, temel tarım ürünlerini nasıl bir geleceğin beklediğini, endüstriyel tarımın iklim krizi karşısındaki durumunu, küçük çiftçilerin üzerindeki baskıyı ve bütün bunların önümüzdeki yıllarda soframıza nasıl yansıyabileceğini konuştuk.
İklim krizinin etkilerinin Türkiye’de tarımsal üretimde şimdiden görüldüğünü belirten Özkaya, meselenin yalnızca sıcaklıkların yükselmesinden ibaret olmadığına dikkat çekti.
Kuraklığın yanı sıra seller, orman yangınları, bitki ve hayvan hastalıkları ile zararlıların görülme sıklığındaki artışın da tarımı etkilediğini söyleyen Özkaya, “Geçen yıllardaki kuraklık üretimde daralmalara yol açtı. Seller tarım alanlarına büyük zararlar verdi. Bazı zararlı böcek popülasyonları hızla arttı. Bütün bunlar tarımı çok derinden etkiliyor” dedi.
İklim krizinin etkileri derinleştikçe Türkiye’nin temel tarım ürünlerinin üretiminde de değişiklikler yaşanabileceğini belirten Özkaya; buğday, zeytin, üzüm, fındık, çay ve ayçiçeği gibi ürünlerin uzun vadede artan sıcaklıklar ve kuraklıktan etkilenebileceğini söyledi.
Özkaya, “Uzun dönemde bütün bu ürünlerin üretimi artan sıcaklıklar ve kuraklık nedeniyle azalabilir. Özellikle Akdeniz ve Ege bölgelerinde üretim çok zorlanacaktır” değerlendirmesinde bulundu.
İklim krizine karşı kuraklığa dayanıklı tohumlar, yeni sulama teknolojileri ve teknolojik tarım uygulamaları öne çıkarılırken Özkaya, çözümün yalnızca teknoloji ve yeni tohum çeşitlerinde aranmasına karşı çıkıyor.
Endüstriyel tarım sisteminin de kuraklığa dayanıklı tohum geliştirmeye çalıştığını belirten Özkaya, buradaki temel sorunlardan birinin tohum üretimindeki yaklaşım olduğunu söyledi. Özkaya, tohumculuk şirketlerinin örneğin buğday gibi bir tür içinde az sayıda çeşitle geniş bir coğrafyaya hitap etmek istediğini, bunun ise biyoçeşitliliği sınırladığını belirtti.
Agroekolojik yaklaşımda ise çiftçiler ile bitki ıslahçılarının en başından itibaren birlikte çalıştığı “katılımcı bitki ıslahı” öne çıkıyor. Bu yöntemde çiftçiler de araştırma sürecinin parçası olurken geliştirilen çeşitler üzerinde şirketlerin fikri mülkiyet hakkı bulunmuyor.
Özkaya, bu yöntemle her tür içinde ve farklı bölgelerin koşullarına uygun çok sayıda çeşit geliştirilebileceğini belirterek, “Her ilde birçok çeşit elde edilebilir. Bu tabii şirketlerin iş modeline uymuyor” dedi.
Özkaya’nın üzerinde durduğu yöntemlerden biri de katılımcı bitki ıslahının bir biçimi olan “evrimsel bitki ıslahı”.
Bu yöntemde tek bir çeşit geliştirmek yerine farklı özelliklere sahip çok sayıda çeşidin oluşturduğu bir popülasyon kullanılıyor. Örneğin buğdayda binlerce çeşit bir arada evrimsel gelişime bırakılıyor. Böylece iklim koşulları, hastalıklar ve zararlılar karşısında bulunduğu çevreye uyum sağlayabilen bir popülasyonun ortaya çıkması hedefleniyor.
Özkaya, bu popülasyonların özellikle kuraklığa karşı başarılı olduğunu belirtti. Ancak katılımcı bitki ıslahıyla geliştirilen çeşit ve popülasyonların mevcut Tohumculuk Kanunu nedeniyle önünde engeller bulunduğuna dikkat çekerek, bunların üretilebildiğini ancak sertifikalandırılarak ticari biçimde satılmasının mümkün olmadığını söyledi.
Dünyada bu yöntemle başarılı sonuçlar elde edildiğini belirten Özkaya, Filipinler’de çiftçiler ve bilim insanlarının birlikte çalıştığı Masipag kuruluşunu örnek gösterdi. Özkaya’nın gönderdiği çalışmalarında da Masipag’ın 2 binden fazla çeltik kültivarı geliştirdiği; bunların arasında kuraklığa, sele, tuzlu suya, hastalık ve zararlılara dayanıklı çeşitlerin bulunduğu aktarılıyor.
Özkaya’ya göre iklim krizine karşı agroekolojinin sunduğu seçenekler yalnızca tohumlarla sınırlı değil. Toprak yüzeyinin bitki ya da çeşitli organik materyallerle örtülmesini ifade eden malçlama, biyokömür, yerel tohumlar, anıza ekim ve azaltılmış toprak işleme gibi uygulamalar da kuraklıkla mücadelede kullanılabilecek yöntemler arasında.
Ancak Özkaya, agroekolojiyi yalnızca bu tekniklerin toplamı olarak görmüyor. Endüstriyel tarım modelinin iklim krizine katkıda bulunduğunu, toprağı ve suyu kirlettiğini, tarım kimyasallarının insan sağlığı açısından da sorun yarattığını belirten Özkaya, üretim sisteminin bütününün değişmesi gerektiğini savunuyor.
“Agroekoloji ise tam tersine dünyayı serinletmektedir. Sera gazlarının toprağa sabitlenmesinde çok önemli bir rol oynamaktadır. Bir an önce bütün dünyada agroekolojik sisteme geçmek gereklidir” diyen Özkaya’nın çalışmalarında da agroekolojik dönüşümün yalnızca iklim krizine uyum değil, sera gazı emisyonlarının azaltılması açısından da ele alınması gerektiği belirtiliyor.
İklim krizinin tarım üzerindeki etkileri aynı zamanda ekonomik bir eşitsizlik yaratıyor. Özkaya, krizin ortaya çıkmasındaki rolleri daha düşük olmasına rağmen en ağır maliyetlerden birini küresel Güney ülkelerindeki halkların ödediğini, Türkiye’nin de bu grupta yer aldığını belirtti.
Çiftçiler ve düşük gelirli çalışanların da iklim krizinden en fazla zarar gören kesimler arasında bulunduğunu söyleyen Özkaya, sera gazı üretimine en büyük katkıyı ise ülkelerin yüksek gelirli kesimleri ile küresel Kuzey ülkelerinin yaptığını ifade etti.
Özkaya’nın iklim krizi üzerine çalışmasında da iklim meselesinin bir adalet sorunu olduğuna dikkat çekiliyor; yüksek gelir gruplarının daha yüksek sera gazı emisyonuna neden olduğu ve çözümün teknolojik adımların yanı sıra sosyal ve ekonomik değişiklikleri de gerektirdiği vurgulanıyor.
Özkaya’ya göre iklim krizinin derinleşmesi, zaten ekonomik baskı altında bulunan küçük çiftçilerin üretimden çekilmesini hızlandırabilir.
Neoliberal dönemde küçük çiftçilerin bir taraftan tohum, tarım ilaçları ve kimyasal gübre üretimindeki; diğer taraftan ürünleri satın alan zincir marketler ve ihracatçılardaki oligopolleşme nedeniyle gelir kaybına uğradığını belirten Özkaya, iklim krizinin bu süreci daha da hızlandırabileceğini söyledi.
“Birçok tarım alanında üretim bir gelir getirmemeye başlayacaktır” diyen Özkaya, bunun yalnızca üreticiyi değil tüketiciyi de doğrudan etkileyeceğini vurguladı:
“Şüphesiz gıda maddeleri fiyatlarındaki hızlı artışlar tüketicileri zorlayacaktır.”
İklim krizinin sofraları aynı ölçüde etkilemeyeceğini belirten Özkaya, gıda fiyatlarındaki yükselişin başka ekonomik ve toplumsal gelişmelerle birleşmesi halinde düşük gelirli kesimlerin daha ağır sonuçlarla karşılaşabileceğine dikkat çekti.
Yapay zekânın üretimde hızla yayılması, üretimde tekelleşme ve işsizliğin artması potansiyeline de değinen Özkaya, sosyal, ekonomik ve politik çözümler geliştirilememesi halinde bu gelişmelerin iklim krizinin etkileriyle birleşebileceğini söyledi.
Özkaya’ya göre böyle bir tabloda toplumun önemli bir kesimi artan gıda fiyatları nedeniyle yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşmakta büyük zorluk yaşayabilir.
Gıdaya erişimdeki eşitsizliğin en kritik sonuçlarından biri ise çocukların beslenmesinde ortaya çıkabilir.
Çocukların hem yeterli miktarda hem de toksik maddelerden arındırılmış gıdaya erişmesinin yetişkinlere kıyasla daha kritik olduğunu belirten Özkaya, iklim krizinin ve yükselen gıda fiyatlarının yaratabileceği olumsuzluklardan çocukların daha ağır etkilenebileceğini söyledi:
“Çocukların hem yeterli hem de toksik maddelerden arınmış gıdaya olan ihtiyaçları yetişkinlerden çok daha kritik bir sorundur. Bu nedenle bu muhtemel olumsuz gelişmelerden onlar çok daha kötü bir şekilde etkileneceklerdir.”
İklim krizinin sofraya etkisi yalnızca gıdanın miktarı ve fiyatıyla sınırlı değil. Aşırı sıcaklıklar ve değişen çevre koşulları, mikroorganizmalar ve gıda kaynaklı hastalıklar açısından da yeni riskleri beraberinde getiriyor.
Özkaya, bu noktada iklim krizi ile endüstriyel tarım sistemini birlikte değerlendirmek gerektiğini söyledi. Binlerce hayvanın dar ve kapalı alanlarda yetiştirilmesi, hayvan ve bitkilerde biyoçeşitliliğin azalması ve ormanların yok edilmesinin mikroorganizmalar ile zararlılarda önemli değişikliklere yol açtığını belirtti.
Özkaya’nın endüstriyel hayvancılık üzerine daha önce kaleme aldığı çalışmasında da çok sayıda hayvanın aynı ortamda tutulmasının ve hayvanlar arasındaki genetik çeşitliliğin düşük olmasının virüslerin yayılması ve değişimi açısından yarattığı risklere dikkat çekiliyor.
Özkaya, gelecekte karşılaşılabilecek risklerin boyutunun bugünden tam olarak öngörülemeyeceğini belirterek çözümü iklim değişikliğinin durdurulması, agroekolojik üretime geçilmesi, tarımdaki şirket hegemonyasının kırılması ve daha eşitlikçi bir gelir dağılımının oluşturulmasında görüyor.
Peki mevcut eğilimler devam ederse 10 ya da 20 yıl sonra Türkiye’de sıradan bir ailenin sofrası nasıl değişecek? Bugün gündelik hayatın parçası olan hangi ürünler daha pahalı veya daha zor erişilebilir hale gelebilir?
Özkaya, bu konuda özellikle bir ürün grubuna dikkat çekiyor:
“Sanırım sebze ve meyvelerde en büyük sorunlar yaşanabilir.”
Kategori: Tarım · Bölge: Bursa
Yayın: 15 Eylül 2026 22:15 · Kaynak: kisadalga.net