Habermetrik
← Ana Sayfa
16 Eylül 2026 22:38 · Güncelleme 17 Eylül 09:26
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Cinselliğin kusurlu tarihi… Evrimden üreme siyasetine, aileden bakımın örgütlenmesine kısa bir yolculuk

Cinselliğin kusurlu tarihi… Evrimden üreme siyasetine, aileden bakımın örgütlenmesine kısa bir yolculuk
Görsel kaynağı: artigercek.com
Hukuki not: Ölüm haberi: bilgiler adli makamların açıklamalarına dayanır, kesinleşmiş yargı kararı değildir.

Cinsellik ile üreme birbirinden ayrılabilir; fakat iktidar ile üreme arasındaki ilişki kendiliğinden ortadan kalkmaz... Hayatı doğurmak yetmez; onu özgürce, birlikte ve dayanışma içinde sürdürebilmek gerekir Cinselliğin İlk Taslakları Telmo Pievani, 2026’da Almanca yayımlanan Unvollkommen: Eine andere Geschichte der Evolution — Türkçeye yaklaşık olarak Kusurlu: Evrimin Başka Bir Tarihi diye çevrilebilir — adlı kitabında evrimi kusursuzluğa doğru ilerleyen düzenli bir süreç olarak anlatmaz. Dinsel anlatılarda dünya, evren, doğa, insan ve diğer canlı türleri; üstün, kusursuz bir akıl tarafından (Tanrı) yaratılmıştır. Oysa evrim kuramı, biyoloji ve uzay araştırmaları, bu mükemmellik anlatısının bilimsel bir gerçeklikten çok masalsı bir tasavvur olduğunu gösterir. Evrim, önceden hazırlanmış kusursuz bir plana göre işlemez; denemelerden, rastlantılardan, hatalardan, sapmalardan ve geçici çözümlerden oluşur. Hayatın devamını mümkün kılan da çoğu zaman kusursuzluk değil, tam tersine kusurlar ve farklılıklardır. Bu açıdan bakıldığında cinsellik de başından beri kusursuz bir sistem değildir. Cinselliğin ilk taslaklarını, bugün çoğunlukla hastalık, pislik ve tehlikeyle özdeşleştirdiğimiz mikroorganizmalar hazırlamıştır. Bakteriler insanlar gibi cinsel ilişkiye girmez; fakat birbirleriyle genetik materyal alışverişinde bulunurlar. Böylece kalıtsal bilgilerini karıştırarak değişen çevre koşulları karşısında yeni imkânlar geliştirirler. Virüsler de yalnızca canlıların düşmanı değildir. Evrim boyunca genetik materyalin taşınmasına katkıda bulunmuş, canlılığın değişmesinde ve çeşitlenmesinde rol oynamışlardır. Bu nedenle mikroplar yalnızca düşmanlarımız değildir; bir anlamda atalarımız, yaratıcılarımız, koruyucularımız ve aynı zamanda hâlâ tehlikelerimizdir. İnsan bedeni de sınırları kesin olarak çizilmiş, yalnızca “insana ait” bağımsız bir varlık değildir. Vücudumuz sayısız mikroorganizmanın evidir. Bağırsaklarımızda, derimizde, ağzımızda ve bedenimizin başka bölgelerinde yaşayan bu canlılarla aramızda kırılgan bir denge bulunur. İnsan, tek başına yaşayan saf ve kapalı bir varlıktan çok, başka canlılarla birlikte kurulmuş hareketli bir ekosistemdir. Çoğalmanın Kendi Kendisini Yok Etmesi Pievani, kanser hücrelerinin sınırsız ve “egoistçe” çoğalmasının sonunda ölüme yol açtığını anlatır. Kanser hücreleri, çoğalmanın her zaman yaşam anlamına gelmediğini gösteren çarpıcı bir örnektir. Onları biyolojik anlamda “intihar hücreleri” olarak adlandırmak tam olarak doğru değildir. Çünkü kanser hücreleri, normal hücrelerin gerektiğinde başvurduğu programlanmış hücre ölümünden kaçmayı başarır. Bölünmelerini durdurmaları gerektiğini bildiren sinyalleri dikkate almaz ve denetlenmeden çoğalmaya devam ederler. Fakat sonuçları bakımından kanser, paradoksal bir kendini yok etme hareketidir. Kanser hücresi yalnızca kendi varlığını ve çoğalmasını güvence altına almaya çalışırken parçası olduğu bedenin bütünlüğünü bozar. Ne kadar çok çoğalırsa bedeni o kadar fazla tüketir; bedeni ölüme yaklaştırdıkça kendi yaşam koşullarını da ortadan kaldırır. Çünkü kanser hücresi, öldürdüğü bedenden bağımsız olarak yaşayamaz. Bu nedenle kanseri biyolojik değil, metaforik anlamda bir “intihar hücresi” olarak düşünebiliriz: Kendisini sınırsızca çoğaltmaya çalışırken içinde yaşadığı bütünü ve sonunda kendisini yok eden bir hücre… Kanserin gösterdiği temel çelişki şu: Parçanın kısa vadeli çıkarıyla bütünün yaşamı her zaman aynı şey değildir. Bazen çoğalmak yaşamı sürdürmez; tam tersine yaşamın koşullarını tüketir. Sınır tanımayan büyüme, sonunda kendi zeminini ortadan kaldırır. Bu açıdan kanser yalnızca bir hastalık değil; ilişkisiz, sınırsız ve bütünü umursamayan çoğalmanın nasıl kendini yok etmeye dönüşebileceğini gösteren güçlü bir metafordur. Anlatmaya çalıştığım şey de tam olarak budur: Sürekli büyümeyi hedeflemek ve her türlü çoğalmayı kendiliğinden olumlu saymak başlı başına bir problemdir. Kapitalizmin slogan hâline getirdiği kesintisiz ekonomik büyüme ideali ile üreyerek ve çok çocuk sahibi olarak güçlenme hayalleri, aynı sınırsız çoğalma mantığının farklı görünümleridir. Demek ki kanser hücrelerinden bile öğrenebileceğimiz bir şey vardır: Bütünü tüketen büyüme, sonunda kendisini de yok eder. Cinsellik Neden Bu Kadar Meşakkatli? Cinsellik, üremenin en kolay yolu değil. Hatta ilk bakışta oldukça zahmetli ve riskli bir uğraş. Canlı önce bir eş bulmak, sonra kendisini ona beğendirmek, rakipleriyle mücadele etmek ve kimi zaman hayatını tehlikeye atmak zorundadır. Kur yapmak, gösterişli renkler geliştirmek, dans etmek, ses çıkarmak, yuva kurmak, besin toplamak ve yavruyu korumak büyük miktarda enerji gerektirir. Bazı hayvanlar eşlerine ulaşabilmek için kanlı çatışmalara girer. Erkek aslan sürü içindeki konumunu ve dişilere erişimini korumaya çalışırken hayatını kaybedebilir. Bazı örümcek türlerinde ve peygamberdevelerinde ise erkek, çiftleşmenin ardından dişi tarafından yenilebilir. Böylece gerdek hediyesi, erkek açısından ölüm olabilir. Doğa, cinselliğin tehlikelerini haz, çekicilik ve arzu yoluyla telafi etmiş gibidir. Cinsellik yalnızca bedensel bir karşılaşma da değildir. Özellikle insanlar açısından bir eş bulmak, ona kendini beğendirmek ve ilişkiyi güvence altına almaya çalışmak; kıskançlıkla, rekabetle, terk edilme korkusuyla ve ayrılık ihtimaliyle yaşamak demektir. İnsan cinsellikten haz alır; fakat bu haz bağımlılık, bağlanma, hayal kırıklığı, kıskançlık ve acı ihtimalini de beraberinde getirir. Bu nedenle cinsellik bir taraftan hayatı çoğaltırken diğer taraftan hayatı zorlaştırır. Günümüzde sevginin ve duygusal bağın dışarıda bırakıldığı cinselliğin tercih edilmesi ya da pornografi bağımlılığının yaygınlaşması da kısmen bununla ilişkili olabilir. Çünkü bağlanma korkusu, çoğu zaman bir ilişkinin sorumluluğunu üstlenmekten duyulan korkudur. Cinsellik Olmadan Üremenin Avantajı ve Açmazı Pievani’nin anlattığı meselelerden biri de şu: Bazı canlılar bu zahmetli süreçten tamamen vazgeçmiştir. Bazı bitkiler, sürüngenler ve başka canlılar döllenme olmadan çoğalabilir; bazı organizmalar kendilerini adeta klonlayarak yeni bireyler meydana getirir. Böyle bir canlı eş aramak, kendini beğendirmek, rakipleriyle savaşmak ya da terk edilmek zorunda değildir. Üreme daha hızlıdır ve daha az enerji gerektirir. Fakat bu kolaylığın önemli bir bedeli vardır. Cinsellik olmadan meydana gelen yavrular, genetik olarak hem birbirlerine hem de onları meydana getiren canlıya çok benzer. Bu benzerlik, çevre koşulları değiştiğinde ya da yeni bir hastalık ortaya çıktığında bütün soyun aynı tehdide karşı savunmasız kalmasına yol açabilir. Bir mikroorganizmanın veya hastalığın etkilediği canlıya diğerleri de çok benzediği için bütün topluluk yok olabilir. Cinsel üremede ise iki farklı genetik birleşir. Bu birkelşme yalnızca yeni bireyler değil, çeşitlilik, genetik zenginlik ve dayanıklılık da üretir. “Doğanın kanunudur, herkes kendine benzer” denir; oysa doğada herkes bir başkasına benzese döllenme yoluyla birleşmelerde kimse onunla bütünüyle aynı değildir. Her bireyin diğerinden biraz farklı olması, türün tamamının aynı hastalık veya çevresel değişiklik karşısında ortadan kalkmasını engelleyebilir. Cinsellik birey için masraflı, yorucu ve tehlikeli olsa da tür açısından bir çeşit doğal sigorta işlevi görür. Bu nedenle cinsellik, mükemmel olduğu için değil, kusurlarıyla birlikte işe yaradığı için varlığını sürdürmüştür. Pievani’nin anlatısında evrim en mükemmel çözümü seçmez; o an için işe yarayan ve hayatta kalmayı mümkün kılan çözümleri korur. Cinsellik de böylesi kusurlu ama yaratıcı bir çözümdür. Yaratılıştan Laboratuvara: Cinsellik Olmadan Üreme İlginçtir ki insanlığın dinsel başlangıç anlatılarından biri de cinsellik olmadan gerçekleşen bir yaratılışla başlar. Âdem ile Havva, cinsel ilişkinin sonucu olarak doğmaz; doğrudan yaratılır. Bu anlatıya göre cinsellik, insanlığın başlangıcında değil, sonraki kuşakların ortaya çıkışıyla devreye girer. İlk insanlar cinsellik olmadan meydana gelirken insanlığın geri kalanı cinsellik yoluyla çoğalır. Fakat cinsellik, bu anlatılarda yalnızca hayatın devamını sağlayan bir güç olarak değil, aynı zamanda düşüş ve felaketle ilişkilendirilen bir alan olarak da karşımıza çıkar. Cennetten kovulma ve yeryüzü sürgünü, özellikle sonraki yorumlarda cinsellik ve bedensel arzuyla bağlantılı biçimde okunmuştur. İlk birliktelik ve onun ürünü olan aile ise başka bir faciaya sahne olur: kardeş cinayeti. Böylece anlatıda ilk belirgin duygular sevgi değil; haset, kıskançlık, öfke ve nefrettir. Âdem ile Havva arasında sevgi yoktur ya da açıkça dile getirilmez; anne, baba ve çocuk arasındaki sevgi de belirsiz bırakılır. Buna karşılık kardeşler arasındaki kıskançlık ve onun cinayete dönüşmesi ayrıntılı biçimde anlatılır. Bu anlamda olumsuz duygular (nefret, kıskançlık, haset, ölümcül şiddet), anlatıda sevgiden önce görünür hâle gelir. Günümüzde tıp, üremeyi yeniden cinsel ilişkiden ayırmaktadır. Tüp bebek, sperm ve yumurta bağışı, embriyo transferi ve taşıyıcı annelik gibi yöntemler sayesinde çocuk sahibi olmak için artık iki insanın cinsel ilişkiye girmesi zorunlu değildir. Burada sevgiye, romantizme, Sevgililer Günü’ne ya da tektaş muhabbetine de ihtiyaç yok. Üreme, teknik ve mekanik bir meseleye dönüşebilir. Elbette bugün uygulanan yöntemlerin çoğunda hâlâ yumurta ve sperm gibi üreme hücrelerine ihtiyaç vardır; ancak üreme, cinsel karşılaşmadan ayrılarak laboratuvarlara ve kliniklere taşınmıştır. Burada insanın varoluş mitolojisi de değişir: ‘Annem ve babamın aşklarının ürünüyüm’ün yerini ‘ben de şu laboratuvarda doğdum’ alır. Teknik romantizmin ve şehvetin yerini alır… Bu gelişme, cinselliği üreme zorunluluğundan, üremeyi de cinsel ilişki zorunluluğundan kısmen kurtarabilir. Fakat teknolojik olarak mümkün olan her şey kendiliğinden özgürleştirici midir? Üreme bedenden ve cinsel ilişkiden ayrıldıkça onu kimin yöneteceği, kimin finanse edeceği, kimin bedeninin kullanılacağı ve doğacak çocuk üzerinde kimin hak iddia edeceği soruları daha da önem kazanır. Bir bağımlılık azalırken başka bağımlılıklar ortaya çıkabilir. Ayrıca bu pahalı teknikler, sınıfsal açıdan herkese eşit biçimde hizmet etmez. Cinsellik ile üreme birbirinden ayrılabilir; fakat iktidar ile üreme arasındaki ilişki kendiliğinden ortadan kalkmaz. Kadın Bedeninin Üretim Alanına Dönüştürülmesi Silvia Federici, Hexenjagd: Die Angst vor der Macht der Frauen — Cadı Avı: Kadınların Gücünden Duyulan Korku — adlı kitabında cadı avlarıyla kadınların toplumsal gücünün kırılması ve kapitalist düzenin kuruluşu arasındaki ilişkiye dikkat çeker: Kadınlar yüzyıllar boyunca doğum, hastalık, bitkiler, yaralar ve beden hakkında kuşaktan kuşağa aktarılan önemli bilgiler biriktirmişlerdi. Hangi bitkinin hangi yaraya iyi geldiğini, doğum sırasında ne yapılması gerektiğini ve hastaya nasıl bakılacağını biliyorlardı. Bu bilgi akademilerde değil, gündelik hayatın ve kadınlar arasındaki aktarımın içinde oluşmuştu. Cadı avları yalnızca birtakım “batıl inançlara” karşı yürütülmüş masum bir mücadele değildi. Kadınların beden, doğum ve sağlık hakkındaki bilgilerinin değersizleştirilmesine, toplumsal güçlerinin kırılmasına ve üreme alanının denetim altına alınmasına da hizmet etti. Kadınların bilgisi yok edilirken ya da erkeklerin yönettiği tıp kurumları tarafından devralınırken kadın emeği de annelik, sevgi, fedakârlık ve içgüdü gibi kavramlarla görünmez hâle getirildi. Federici’nin çözümlemesinde cadı avları, kadınları itaatkârlaştıran ve onları karşılıksız üreme ve bakım emeğine mahkûm eden yeni bir toplumsal düzenin kurulmasının araçlarından biridir. Kölelik tarihi, insan bedeninin nasıl bir üretim aracına dönüştürülebildiğinin en korkunç örneklerinden biridir. Amerika’da köleleştirilmiş kadınlar yalnızca çalıştırılmadı; tecavüze, zorla hamile bırakılmaya ve çocuklarının satılmasına da maruz kaldı. Özellikle köle ticaretinin sınırlandırılmasından sonra köleleştirilmiş kadınların doğurganlığı, köle sahipleri açısından yeni köleler “üreten” ekonomik bir kaynağa dönüştürüldü. Kadının bedeni, sahibinin servetini çoğaltan bir üretim alanı olarak görüldü. Burada dünyaya gelen çocuk, bir insan olarak değil, gelecekte kullanılacak ve satılacak bir emek gücü/köle olarak hesaplanıyordu. Köle üretimi için döllenme/beyaz erkeğe tecavüz etme hakkı veren merkezler kuruldu. Cariyelik kurumunda da benzer bir iktidar ilişkisi görülür. Tarihsel İslam hukukunun bazı yorumları, erkek köle sahibine cariye üzerinde cinsel erişim hakkı tanımıştır. Özgürlüğü elinden alınmış, satılabilen ve sahibine bağımlı hâle getirilmiş bir kadının gerçek anlamda “hayır” deme imkânından söz etmek güçtür. Hukuken veya dinsel olarak meşrulaştırılmış olması, bu ilişkinin içerdiği zorlamayı ve cinsel şiddeti ortadan kaldırmaz. Bu örneklerde cinsellik, iki özgür insanın karşılaşması olmaktan çıkar; erkeğin kadın bedeni üzerindeki mülkiyet hakkını kullanmasına dönüşür. Demek ki insanın cinsellik tarihi yalnızca hazzın, aşkın ve çoğalmanın tarihi değildir. Aynı zamanda tecavüzün, köleliğin, mülkiyetin, zorla doğurtmanın ve kadın bedenini denetleme çabasının tarihidir. Aile: Sığınak mı, Mülkiyet Düzeni mi? Sophie Lewis, Die Familie abschaffen: Wie wir Care-Arbeit und Verwandtschaft neu erfinden (=Ailenin İlgası. Bakım Emeğini ve Akrabalığı Yendien İcat Etmek, 2023) adlı kitabında tartışmayı üremeden aileye ve bakım emeğine taşır. Lewis’in “aileyi ilga etmek” düşüncesi, insanların birbirlerini sevmemesi, çocuklarına bakmaması ya da bütün yakın ilişkilerin ortadan kaldırılması demek değildir. Onun eleştirdiği şey, bakımın neredeyse tamamını özel ailenin ve özellikle kadınların omuzlarına yükleyen mevcut aile modelidir. Yani aile kutsal falan değildir. En çok sömürünün, eşitsizliğin, şiddetin yaşandığı, yok olması gereken kurumdur… Hasta bakım şirketidir aile… Aile sevginin, güvenliğin ve dayanışmanın bulunduğu bir yer olabilir. Fakat aynı aile şiddetin, istismarın, baskının, yalnızlaştırmanın ve koşullu sevginin de mekânı olabilir. Ailenin kutsal ilan edilmesi, onun içindeki iktidar ilişkilerinin görülmesini zorlaştırır. Çocuklar anne babalarının, kadınlar ise kocalarının mülküymüş gibi algılanabilir. Sevgi bile “Seni ancak bana ait olduğun, benim istediğim gibi yaşadığın ve beklentilerimi yerine getirdiğin sürece severim” biçiminde koşullu hâle gelebilir. Lewis’in itirazı sevgiye değil, sevginin mülkiyetle karıştırılmasınadır. Bir insanı sevmek, onun üzerinde hak sahibi olmak değildir. Bir çocuğa bakmak, çocuğun hayatının sahibi olmak anlamına gelmez. Birlikte yaşamak da eşlerden birinin diğerinin bedenini, emeğini ve zamanını kullanma hakkına sahip olması demek değildir. Bugünkü aile modeli; çocuk yetiştirme, yaşlı ve hasta bakımı, yemek, temizlik ve duygusal destek gibi işler olmadan ayakta kalamaz. Fakat bu işler çoğunlukla kadınların doğal görevi, annelik içgüdüsü ya da sevginin kendiliğinden sonucu gibi gösterilir. Böylece bakım emeği hem görünmezleşir hem de karşılıksız bırakılır. Federici’nin kadınların bilgi ve emeğinin değersizleştirilmesine ilişkin eleştirisiyle Lewis’in aile eleştirisi tam bu noktada birleşir. Ailenin ilgası, insanların yalnızlaştırılması değil; tam tersine hiç kimsenin yalnızca biyolojik ailesine mahkûm edilmemesidir. Bakımın toplumsallaştırılması, akrabalığın yeniden düşünülmesi ve dayanışmanın kan bağının dışına taşınması gerekir. Çocuğun, yaşlının, hastanın veya yardıma ihtiyaç duyan insanın bütün sorumluluğu tek bir kadının ya da tek bir ailenin üzerine bırakılamaz. Bakım, biyolojik akrabalığın sınırlarını aşan ortak bir toplumsal sorumluluğa dönüşmelidir. Üremekten Birlikte Yaşamaya Pievani, Federici ve Lewis ilk bakışta birbirlerinden çok farklı alanlarda yazıyor gibi görünür. Biri evrimin ve cinselliğin biyolojik tarihini, diğeri kadın bedeniyle üreme emeğinin kapitalizm tarafından nasıl denetlendiğini, üçüncüsü ise ailenin ve bakım ilişkilerinin nasıl yeniden kurulabileceğini tartışır. Fakat üç metni birbirine bağlayan ortak bir soru vardır: Hayat nasıl üretiliyor, onu kim koruyor ve bu süreç üzerinde kim söz sahibi oluyor? Pievani bize yaşamın kusursuzluktan değil; farklılıktan, karşılaşmadan ve rastlantıdan doğduğunu gösterir. Federici, hayatı doğuran ve sürdüren kadın bedeninin, bilgisinin ve emeğinin tarih boyunca nasıl denetim altına alındığını anlatır. Lewis ise hayatı sürdürme sorumluluğunun neden hâlâ özel aileye ve çoğunlukla kadınlara bırakıldığını sorgular. Cinsellik doğada genetik çeşitlilik yaratabilir; fakat toplumsal hayatta kendiliğinden özgürlük yaratmaz. Üreme teknolojileri insanları cinsel ilişkinin zorunluluğundan kurtarabilir; fakat bedenleri piyasanın yeni hammaddelerine de dönüştürebilir. Aile insanı koruyabilir; fakat onu mülkiyet, şiddet ve koşullu sevgi içinde hapsedebilir. Dolayısıyla mesele cinselliğin, teknolojinin veya ailenin kendiliğinden iyi ya da kötü olması değildir. Asıl mesele, bunların hangi ilişkiler içinde gerçekleştiği ve üzerlerinde kimin iktidar kurduğudur. Belki de insanlığın önündeki temel soru artık yalnızca nasıl ürediğimiz değildir. Esas soru, ürettiğimiz hayatı nasıl koruduğumuz, bakım yükünü nasıl paylaştığımız ve birbirimizle mülkiyete dayanmayan ilişkileri nasıl kuracağımızdır. Evrim bize farklılığın dayanıklılık yarattığını gösteriyorsa toplumsal hayat da farklı bakım ve yakınlık biçimlerine açık olmalıdır. Nitekim cinselliği başından beri ayakta tutan şey kusursuzluk değil, kusurlarıyla birlikte işe yarayan çözümlerdir. Belki de birlikte yaşamayı ve bakımı yeniden kurma çabamız da aynı mantıkla ilerleyecektir: Mükemmel biçimler değil, hayatı özgürleştiren ve gerçekten işe yarayan biçimler arayarak… Hayatı doğurmak yetmez; onu özgürce, birlikte ve dayanışma içinde sürdürebilmek gerekir.

Kaynaklar: artigercek.com
Haber metni ve görseller artigercek.com sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 16 Eylül 2026 22:38 · Kaynak: artigercek.com
Kaynağı Oku ↗
Paylaş: X WhatsApp