Av.onur şahin Yazdı: Bir Millet, İki Saray
- AV.ONUR ŞAHİN Aliyev “önce aynaya bakın” dedi
- Baktık; aynadaki yüz hiç hoşumuza gitmedi
AV.ONUR ŞAHİN
Aliyev “önce aynaya bakın” dedi. Baktık; aynadaki yüz hiç hoşumuza gitmedi. Ama aynanın öbür yanında duran da bir hükümdar.
İlham Aliyev 27 Ekim’de Bakü’de, adı pek manidar bir toplantının, 7. Dünya Kültürlerarası Diyalog Forumu’nun açılış kürsüsündeydi. Diyalog forumunda bir monolog dinledik. Adını anmadığı ama herkesin kime seslendiğini bildiği bir dille, bağımsız bir ülkeye nasıl yaşayacağını öğretmeye kalkanlara bunun için “ahlaki bir hakkınız var mı?” diye sordu; saygısızlığın da, yersiz üstünlük taslamanın da bundan sonra kararlılıkla karşılanacağını ilan etti. Tavsiyesi kısaydı: “Önce aynaya bakın.” Muhatap Ankara’ydı.
Hikâyeyi kısaca hatırlayalım. Azerbaycan Bakanlar Kurulu 21 Eylül’de okul kıyafeti yönetmeliğini değiştirdi. Metinde “başörtüsü” kelimesi geçmiyordu; ama genel eğitimin laikliğiyle bağdaşmayan ek kıyafet unsurları yasaklanınca, uygulamada başörtülü kız çocukları okul kapısından çevrildi.
Ertesi gün Cumhurbaşkanı Erdoğan, BM Genel Kurulu kürsüsünden, ülke adı vermeden okullardaki başörtüsü yasaklarını eleştirdi. 12 Ekim’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral “Başörtüsü engel değil, inancın gereğidir” diye yazdı; ertesi gün Aliyev’in partisi YAP bunu içişlerine müdahale saydı.
20 Ekim’de Bakü yedi Türk vatandaşı hakkında yakalama kararı çıkardı; ertesi gün aralarında Yeniden Refah lideri Fatih Erbakan ile DEM Partili milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun da bulunduğu otuz bir Türk vatandaşına ülkeye giriş yasağı getirdi. Middle East Eye’ın haberine göre Bakü, Saral’ın görevden alınmasını Ankara’dan açıkça talep etmişti.
Talep yerine getirildi: On yıllık başdanışman, Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla görevden ayrıldığını açıkladı; bunun Azerbaycan sözleriyle ilgisi sorulunca “öyle görünüyor” dedi. Bakü’de bir milletvekili dersi hemen verdi: “Azerbaycan aleyhinde konuşmadan önce iki kez düşünün.” Ardından Bakü’nün kara listesindeki gazeteci Muhammed Emin Yıldırım İstanbul’da gözaltına alındı, ertesi sabah ifadesinin ardından serbest bırakıldı; bir başkası emniyete ifadeye çağrıldı, Hatay’da aynı yayın kuruluşunun temsilcisinin gözaltına alındığı duyuruldu.
Erdoğan kabine çıkışında “kardeşliğimize dinamit koymak isteyenler”den söz etti; Bahçeli de nifak tohumlarına karşı uyardı.
Vatandaş olarak bu üsluba bozulmakta haklıyız. 2020 sonbaharında SİHA’larıyla, diplomasisiyle, milyonların duasıyla Karabağ’da yanında durmuş, 2021’de Şuşa Beyannamesi’yle müttefiklik yemini etmiş bir milletin yüzüne bu cümle kurulmaz.
Ama soğukkanlı olalım: Aliyev kendince haklıdır. Ve bu, onun zorba, antidemokratik bir patron-hükümdar olduğu gerçeğiyle hiç çelişmez. Bu iki önermeyi aynı anda taşıyamayan hiçbir yorum, olup biteni anlatamaz. Meseleyi kavramak için önce başka bir ikiz çiftine, Rusya ile Ukrayna’ya bakmak gerekiyor.
Tek Yumurta İkizleri
Rusya ile Ukrayna, tek yumurta ikizi iki toplumdu. İkisi de beşiğini aynı yerde, Kiev Rus’unda arar; Kiev’e asırlarca “Rus şehirlerinin anası” dendi. Rus edebiyatının kurucu dehalarından Gogol Poltava yöresinde, Bulgakov Kiev’de, Ahmatova Odessa sahilinde doğdu.
Gagarin’i uzaya taşıyan programın baş tasarımcısı Sergey Korolyov Jitomirliydi. Kievli Moskovalıyı tercümansız anlardı; dahası, 2001 sayımında Ukrayna nüfusunun üçte bire yakını ana dilini Rusça olarak beyan ediyordu. Bugün savaşan Ukrayna’nın lideri Zelenski’nin bile ana dili Rusçadır; şöhretini Rusça skeçlerle kazanmıştır.
Ukrayna, Sovyetler Birliği’nin tartışmasız iki numaralı ulusuydu. 1989’da elli bir buçuk milyonluk nüfusuyla Rusya’dan sonraki en kalabalık cumhuriyetti; birliğin tahıl ambarı, Donbas’ıyla kömür ocağı, Dnipro’daki Yujmaş’la roket ve füze sanayii, Harkov’la tank fabrikası, Mıkolayiv tezgâhlarıyla uçak gemisi tersanesiydi.
Sovyetler’i otuz yıla yakın yöneten iki lider, Kruşçev ile Brejnev, siyasi kariyerlerini Ukrayna’da kurdu; Brejnev Ukrayna doğumluydu, onun döneminde on bir yılı aşkın süre devletin resmî başı olan Podgornıy ise bizzat Ukraynalıydı. İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefik saflarında en çok düşman uçağı düşüren pilot, üç kez Sovyetler Birliği Kahramanı İvan Kojedub, Ukraynalıydı.
Sovyetler’in Altın Top kazanan üç futbolcusundan ikisi, Blohin ile Belanov, Lobanovski’nin Kiev Dinamo’sundan çıktı; sırıkla atlamada dünyayı fetheden Bubka, Sovyet formasını giymiş bir Donbaslıydı. Dünyanın en büyük uçağı, Kiev’deki Antonov’un yaptığı An-225, Ukraynaca “hayal” anlamına gelen Mriya adını taşıyordu.
Elbette bu ikizlik masum bir masal değildi. Holodomor’un, Ruslaştırmanın acısını taşıyan bir Ukrayna hafızası da vardı. Ama milyonlarca karma ailenin, ortak sofraların, ortak şarkıların gerçeği de oradaydı. Kırım’ı 1954’te Ukrayna’ya bağlayan Kruşçev’di; o gün kimse bunun bir gün savaş sebebi olacağını düşünmedi, çünkü ikizlerin arasında sınır yok sayılıyordu. Mesele, bu hafızalardan hangisinin büyütüleceğine kimin karar verdiğiydi.
Karar verenler belli. Bir yanda Soğuk Savaş galiplerinin Avrasya’yı bir satranç tahtası, Ukrayna’yı da o tahtanın en değerli karesi sayan iştahı vardı; Brzezinski daha 1997’de, Ukrayna’sız bir Rusya’nın Avrasya imparatorluğu olmaktan çıkacağını yazmıştı.
Öbür yanda imparatorluk hayaletini kendi iktidarının sigortası yapan bir Kremlin. 1994’te dünyanın üçüncü büyük nükleer cephaneliğini Budapeşte Memorandumu’yla teslim eden Ukrayna’ya Rusya, ABD ve İngiltere toprak bütünlüğü güvencesi vermişti; o kâğıt, ilk ciddi sınavda paçavraya döndü.
Putin 2021 yazında Rusların ve Ukraynalıların “tarihsel birliği” üzerine uzun bir makale yayımladı; yedi ay sonra o birliğin öbür yarısına tank yürüttü. Kardeşlik söylemi, muhteris bir yöneticinin elinde tapu senedine dönüştü.
Mriya, savaşın ilk günlerinde Hostomel’deki hangarında yandı. Harkovlu ile Belgorodlu, Kiyevli ile Moskovalı hısım akraba ikiye bölündü; savaş beşinci kışına girerken iki halkın yüz binlerce genci toprağa verildi. İkizleri birbirine kırdıran şey kadim bir nefret değildi; küresel emperyal bir krizle muhteris, çakal yöneticilerin buluşmasıydı.
Hasret ve Darbe
Türkiye ile Azerbaycan’ın hikâyesi ise bir hasret hikâyesidir. Sovyetler çözülürken Azerbaycan’ın bağımsızlığını dünyada ilk tanıyan ülke, 9 Kasım 1991’de Türkiye oldu. Yetmiş yıllık demir perdenin biriktirdiği moral bağ, Elçibey’in Bakü’sünde ve Türkeş’in Ankara’sında siyasete dönüştü.
Azerbaycan Kiril’i bırakıp Latin harflerine dönerken gözünü Atatürk’ün Türkiyesi’ne dikmişti. Demirel Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan bir Türk dünyasından söz ediyor; Washington da yeni bağımsız Türk cumhuriyetlerine laik, cumhuriyetçi, piyasaya açık bir “Türk modeli” salık veriyordu.
Fakat daha o yıllarda, biz adamın ülkesinde darbe yapmaya kalktık. Elçibey Haziran 1993’te Gence’den yürüyen bir isyanın önünde Nahçıvan’a çekildi; yerine Haydar Aliyev geldi: Azerbaycan KGB’sinin eski başkanı, Sovyet Politbürosu’nun eski üyesi, nomenklaturanın en kurnaz kurtlarından biri.
“Bir millet, iki devlet” formülünü bize armağan eden de, ironiye bakın ki, bu eski KGB generalidir. Mart 1995’te Rövşen Cevadov’un özel polis birlikleri Aliyev’i devirip Elçibey’i geri getirmek üzere harekete geçtiğinde işin içinden Türk izleri çıktı.
Susurluk Raporu, kilit isimlerden Ferman Demirkol’u TİKA görevlisi olarak görünen bir MİT elemanı diye tarif ediyor, darbe sonrası için Elçibey’le cumhurbaşkanı yardımcılığı pazarlığına giriştiğini yazıyordu. Raporu kaleme alan Kutlu Savaş’ın hükmü acıydı: Darbe girişimi “Türkiye açısından komedi biçiminde cereyan etti.” Komediyi bitiren de yine Ankara oldu.
MİT 10 Mart’ta planı haber alınca Demirel, Kopenhag’daki BM zirvesinde Aliyev’i kenara çekip uyardı; Aliyev ülkesine döndü, isyan bastırıldı.
Haydar Aliyev bunu hiç unutmadı. 1997’de, Susurluk tartışmaları sürerken Demirkol bir televizyon programında kendisini eleştirince büyükelçisini Çankaya’ya gönderdi, ardından telefonda bu adamların neden yargılanıp hapse atılmadığını sordu.
Demirel ona Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu hatırlattı. Bu sahneyi bir kenara not edin; birazdan döneceğiz.
İki Çözülme, İki Rejim
Sonrası iki ayrı çözülmenin hikâyesidir. Bizde, adına ister vesayet ister ikili iktidar deyin, asker ile avantacı siyasetçinin kurduğu o eğri büğrü denge, 2000’lerin sonundan itibaren Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla, Fethullahçı yapı ile AKP’nin ortaklığında tasfiye edildi.
Bu tasfiyenin, eşbaşkanlığıyla övünülen Büyük Ortadoğu Projesi’nin bölgeye biçtiği “ılımlı” dönüşüm reçetesiyle örtüşmesi tesadüf değildi. Ordunun laik ve ulusalcı omurgası kırıldı; sonra kumpasçılar birbirini yedi; 15 Temmuz’un kanlı gecesinden geriye ne kurumu ne dengesi kalmış, tek kişiye bağlanmış bir devlet çıktı.
Bu çözülmenin Azerbaycan’a da bir faturası oldu. Doksanlarda Bakü’ye “Türk modeli” diye giren şeyin hatırı sayılır bir bölümü, Türk milliyetçiliği ve Türk sevdası kılığında açılan cemaat okullarıydı; ilk okul 1992’de, Bakü’deki Kafkas Üniversitesi 1993’te açılmıştı.
Ankara ile cemaatin yolları 17 Aralık 2013’te ayrılınca Bakü, bu okulları birkaç ay içinde SOCAR eliyle devralıp kapattı; üniversite de iki yıl sonra devlete geçti. Yani biz kendi iç çürümemizi kardeş ülkeye ihraç ettik, temizliğini Aliyev yaptı. Bakü’nün bizim “hassasiyetlerimize” kuşkuyla bakmasının bir sebebi de budur.
Azerbaycan’da ise baba Aliyev 2003’te koltuğu oğluna bıraktı. 2009 referandumu süre sınırını kaldırdı; 2017’de Mehriban Aliyeva birinci cumhurbaşkanı yardımcısı oldu; 2024’teki erken seçimi İlham Aliyev yüzde 92’yle “kazandı”.
Bu rejimin modeli Ankara değil, Moskova’ydı. Putin, Yeltsin döneminin yağmacı oligarklarını sarayına biat ettirmiş, yağmayı devletin resmî mafyokrasisine dönüştürmüştü. Formül basitti: “Servetini koru ama sarayın sadık tebaası ol.” Aliyev’in Azerbaycan’ı, bu formülün Hazar kıyısındaki daha derli toplu, daha aile şirketi kılıklı versiyonudur.
Dış politikada kitabın adı pragmatik tiranlıktır. Aliyev, Putin’le yıllarca iyi geçindi; 22 Şubat 2022’de, Rus tanklarının Ukrayna’ya girmesinden iki gün önce, Moskova’da Rusya ile müttefik etkileşim beyannamesine imza attı.
Aralık 2024’te ülkesinin yolcu uçağı bir Rus füzesiyle düşürülünce Kremlin’e kafa tuttu; özrü aylar sonra Duşanbe’de Putin’in ağzından aldı. Azerbaycan basınına göre Putin o görüşmede, sarayın en kıdemli bürokratlarından Ramiz Mehdiyev’in adının karıştığı bir darbe planına karşı da Aliyev’i uyarmıştı.
Bir gazetenin başlığı otuz yılı tek satıra sığdırıyordu: “Babasını Demirel, oğlunu Putin kurtardı.”
İran karşısında, yani Güney Azerbaycan denkleminde ise Bakü’nün yaslandığı ülke İsrail oldu. SIPRI verilerine göre 2016–2020 döneminde Azerbaycan’ın ağır silah ithalatının üçte ikisinden fazlası İsrail’den geldi; karşılığında Azerbaycan petrolü Bakü-Tiflis-Ceyhan hattıyla bizim Ceyhan’dan tankerlere yüklenip İsrail’e aktı.
Ankara İsrail’le ticareti kestiğini ilan ettiğinde de akmaya devam etti. Doksanların başında Washington’ın Kafkasya’ya ve Orta Asya’ya pazarladığı Amerikan icazetli Turancılık, yani Türkiye’yi ağabey, Türk dünyasını Rusya ile İran arasında bir set olarak kurgulayan proje, Bakü’de Elçibey’le birlikte gömüldü.
Yerine Batı’ya petrolle, Moskova’ya sessizlikle, İsrail’e işbirliğiyle, Ankara’ya kardeşlik retoriğiyle ödeme yapan bir denge siyaseti kuruldu. Ağustos 2025’te Beyaz Saray’da, Zengezur’dan geçecek “Trump Yolu” için atılan imzalar bu terazinin en yeni ağırlığıydı.
Model Ülkeden Goygoy Devletine
Peki biz ne yaptık? Biz, bütün zaaflarına rağmen Türk dünyasına ilham veren cumhuriyetçi, laik, üniter ulus-devlet modelimizden; neo-Osmanlıcı, ümmetçi, tek adamcı bir goygoy devletine evrildik.
Bir Azerbaycan Türkü’nün gözünden bakın. Onun milli hafızasında 1918’in Azerbaycan Halk Cumhuriyeti var: Müslüman Doğu’nun ilk laik cumhuriyeti, kadına seçme hakkını Avrupa’nın birçok ülkesinden önce tanımış bir devlet. Onun kültüründe Mirza Fethali Ahundzade’nin aydınlanmacılığı, Celil Memmedkuluzade’nin yobazı yerden yere vuran Molla Nesreddin dergisi var.
Bu toplum Türkiye’yi Atatürk’ün cumhuriyeti olduğu için sevdi. Bugün Bakü’deki yasak savunucularının bir kısmı, laikliğin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altında olduğunu hatırlatıyor. Kendi Anayasamızın ikinci maddesini bize Bakü hatırlatıyor; varın gerisini siz düşünün.
Ümmetçi bir Türkiye ise ona en büyük güvenlik kâbusunu, güneyden, Tahran’dan esen siyasal İslam’ı hatırlatıyor. Nitekim başörtüsü tartışması Türkiye’den sonra İran’a da sıçradı; Bakü’nün kulağında Ankara’dan ve Tahran’dan gelen sesler aynı tınıyı taşıdı.
Dış politikada kimin definde oynadığımız belli değil. NATO üyesiyiz ama S-400’lüyüz; İsrail’le ticareti kestiğimizi ilan ettik ama Azerbaycan petrolü İsrail’e bizim limanımızdan gitti; Hamas’a “kurtuluş hareketi” dedik, Washington’da yeni kapılar aradık; Şam’da kurduğumuz denklemin faturasını kimin ödeyeceğini hâlâ bilmiyoruz.
Aliağa’daki SOCAR rafinerisinden TANAP’a uzanan bir enerji bağımlılığının içinden Bakü’ye kardeşlik dersi vermeye kalkıyor, ilk kaş çatışında geri çekiliyoruz. İçeride ise dindarlık vitrininin arkasında fonzilerin, hortumların çağladığı bir düzen var; daha geçen ay SPK yedi şirketin yüz otuz fonunu tasfiyeye almak zorunda kaldı.
Bu manzarayı izleyen bir Azerbaycan Türkü, bizim neo-Osmanlıcı ümmetçiliğimizi, vitrinlik İslami hassasiyetlerimizi iplemiyorsa kendince haksız sayılmaz.
Aynanın İki Yüzü
Asıl ayna ise geçen haftaydı. Yirmi yılı aşkın süre bu iktidarın kurucu davalarından biri başörtüsüydü. Ama Bakü kaşını kaldırınca, başörtülü öğrencinin eğitim hakkını savunan başdanışman kapı dışarı edildi; Bakü’nün kara listesindeki bir gazeteci, İstanbul’da yabancı bir ülkenin devlet büyüklerine hakaret iddiasıyla gözaltına alındı.
Kamuoyu haklı olarak soruyor: Aliyev Türkiye’ye liste mi verdi? Bazı yorumcular bu geri adımı, ulusal çıkarın ideolojinin önüne konması diye okudu. Keşke öyle olsaydı. Ulusal çıkarı gerçekten ideolojinin önüne koyan bir devlet, önce ideolojisini dış politikaya taşıyıp sonra faturasını kendi vatandaşına kesmez.
Bir ceza avukatı olarak bir not düşeyim. Hakaret, takibi şikâyete bağlı bir suçtur; mağdur yabancı bir devlet başkanıysa TCK’nın 340/2. maddesi uyarınca soruşturma ancak o yabancı devletin şikâyetiyle yapılabilir, kanun ayrıca karşılıklılık şartı arar.
Demek ki ya Bakü resmen şikâyetçi oldu ve Ankara gereğini yerine getirdi, ya da kovuşturma şartı beklenmeden insanlar gözaltına alındı. Hangisi doğruysa o kadar utanç vericidir. Hatırlayın: Neredeyse otuz yıl önce Haydar Aliyev, kendisini eleştiren bir adamın hapse atılmasını istediğinde Demirel ona Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu hatırlatmıştı. Bugün kimsenin bunu kimseye hatırlatamadığı bir Türkiye’deyiz.
Gelelim aynanın öbür yüzüne. Aliyev kendince haklıdır: Bağımsız bir devletin okul yönetmeliği Ankara’nın değil Bakü’nün işidir; kuzeyde Rusya, güneyde İran arasında sıkışmış bir ülke için siyasal dinin her türlüsü bir beka meselesidir; kendi ülkesinde hukuku askıya almış bir iktidarın başkasına ahlak dersi vermesi gerçekten inandırıcı değildir.
Ama haklı olmak ile hayırlı olmak aynı şey değildir. Aliyev’in laikliği, cumhuriyetçi bir aydınlanmanın değil, her şeyi denetlemek isteyen bir patronun laikliğidir; camiyi de, gazeteyi de, okulu da aynı elle tutar. Devlet televizyonu bir yandan okul kapısındaki laikliği savunurken öbür yandan Aliyev’in Kur’an öptüğü görüntüleri yayımlıyor; din de laiklik de sarayın vitrinine diziliyor.
Başörtüsü tartışması sürerken bir din adamını gözaltına aldıran, kendi halkının itirazına gözaltıyla cevap veren, gazetecileri yıllarca hapse gönderen, devleti babadan oğula, oğuldan eşe uzanan bir aile mülküne çeviren bir yönetimin, üstünlük taslayanlara karşı egemenlik nutku atması tarihin ince ironilerinden biridir. Kendisine nasıl yaşayacağını söyletmeyen Aliyev, kendi halkına nasıl yaşayacağını her gün söylüyor. Aynaya bakma tavsiyesi, en çok tavsiye edenin işine yarar.
Alavere Dalavere
Bu kırgınlık büyür mü? Muhtemelen hayır. 30 Ekim’de Ankara, Erdoğan’ın “aile meclisi” dediği Türk Devletleri Teşkilatı’nın zirvesine ev sahipliği yapacak; kameralar önünde kucaklaşmalar, kardeşlik nutukları göreceğiz. Saraylar arası kırgınlıklar, saraylar arası hesaplarla onarılır.
Asıl korkum başka. Rusya ile Ukrayna’nın başına gelen, o iki halkın kaderi değildi; küresel emperyal bir krizle muhteris, çakal yöneticilerin buluştuğu yerde ikizler birbirine kırdırıldı. Bizim coğrafyamız da aynı krizin tam ortasında: İran ile İsrail’in hesaplaşması, Zengezur’dan geçecek koridorlar, Hazar’ın enerjisi, yorgun ama yaralı bir Rus ayısı.
Böyle bir coğrafyada iki halkın kardeşliğini korumanın yolu, saraylar arası pazarlıkları kardeşlik diye pazarlamaktan değil; kardeşliği hukuka, akla ve halkların birbirine duyduğu saygıya yaslamaktan geçer. Dün Bakü’de darbe heveslisi Türkiye ile bugün Bakü’nün kara listesindeki gazeteciyi İstanbul’da gözaltına alan Türkiye, aynı sağlıksız ilişkinin iki ucudur. İkisinde de eksik olan şey, kendine saygısı olan bir hukuk devletidir.
Anadolu’nun acı bir deyişi vardır: Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete. Saraylar alavereyi dalavereyi kendi aralarında görürken hesabın hep aynı yoksul delikanlıya kesildiği oyunların özetidir. Umarım bu kez nöbete yine bizim çocuklarımız gönderilmez.
Umarım Kiev ile Moskova’nın hısım akrabasını birbirine düşman eden o karanlık, bir gün Ankara ile Bakü’nün yoluna düşmez.
Bir millet, iki devlet olabilir. Ama bir millet, iki sarayın oyuncağı olmamalı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Eğitim
Yayın: 28 Ekim 2026 05:47 · Kaynak: haberalternatif.com