Türkiye Savunma Sanayiinde Neden Artık Yerlilik Oranını Konuşmamalı?
- Konya/Karatay: Değerli okurlar, Türk savunma sanayii hakkında yıllardır aynı tartışmaları yapıyoruz
- Hangi parçayı kendimiz üretiyoruz
Bunların hepsi elbette önemli. Ama bana kalırsa artık önümüzde çok daha büyük bir soru var:
Türkiye, savunma sanayiinde üretici bir ülke olmaktan çıkıp küresel bir oyuncuya dönüşebilecek mi?
Son bir yılda yaşananlara baktığımda asıl kırılmanın burada olduğunu düşünüyorum.
Çünkü artık mesele Ankara’daki, Eskişehir’deki, Konya’daki ya da İstanbul’daki fabrikalarda ne ürettiğimiz değil. Türkiye’nin ürettiği sistemlerin Madrid’de, Riyad’da, Bükreş’te, Brüksel’de nasıl karşılandığı da en az üretimin kendisi kadar önemli hale geldi.
2025 yılında savunma ve havacılık ihracatı 10 milyar dolar sınırını geçti. Temmuz 2026 sonu itibarıyla son 12 aylık ihracat 11,2 milyar dolara ulaştı.
Çünkü Türkiye’nin önündeki yeni dönemi asıl anlatan şey ihracat rakamından çok ihracatın biçimi.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri HÜRJET.
İspanya’nın 30 HÜRJET’i kapsayan yaklaşık 2,6 milyar avroluk programına baktığınızda, ilk anda doğal olarak uçak sayısını ve sözleşmenin büyüklüğünü görüyorsunuz. Fakat bana göre bu anlaşmanın en önemli tarafı para değil.
İspanya bir NATO ve Avrupa Birliği ülkesi.
Üstelik projede yerel sanayi katılımından dönüşüm altyapısına kadar uzanan çok daha geniş bir model konuşuluyor. Yani Türkiye artık, “Ben uçağı yaptım, parasını ver, sana teslim edeyim” noktasında değil.
Müşterinin sanayisini de oyunun içine alan bir yapıya doğru gidiliyor.
Çünkü savunma sanayiinde büyük ülkelerin yıllardır yaptığı tam olarak bu.
Uçağı satarsınız ama bakımını da düşünürsünüz.
Helikopteri satarsınız ama müşterinin ülkesindeki üretim altyapısını da kurarsınız.
Gemiyi teslim edersiniz ama yıllar sürecek eğitim, modernizasyon ve mühimmat ilişkisini de beraberinde götürürsünüz.
Bana göre Türkiye’nin savunma ihracatında önümüzdeki yıllarda takip edilmesi gereken kelime “ihracat” değil, “ortaklık” olacak.
Müşteri sadece iyi tankı, iyi helikopteri veya iyi füzeyi aramıyor.
“Savaş çıktığında mühimmatımı nereden tamamlayacağım?”
Güney Kore’nin Polonya’da başardığı model bunun en açık örneklerinden biri. Japonya’nın savunma ihracatındaki sınırlarını gevşetmesi de önümüzdeki dönemde rekabetin daha da sertleşeceğini gösteriyor. Avrupa ülkeleri bile artık Amerikan şirketlerinden kendi ülkelerinde daha fazla üretim ve teknoloji payı talep ediyor.
Dolayısıyla Türkiye’nin karşısında boş bir pazar yok.
Aksine giderek kalabalıklaşan bir masa var.
Ve herkes o masada sandalyesini büyütmeye çalışıyor.
Bir başka dikkat çekici alan hava savunması.
Ukrayna savaşıyla birlikte çok net gördük: Milyonlarca dolarlık bir hava savunma füzesini, maliyeti bunun çok altında olan bir insansız hava aracına karşı kullanmak sürdürülebilir değil.
CİRİT Anti-İHA gibi çalışmaların, yeni karşı-İHA sistemlerinin ve Çelik Kubbe mimarisinin önemini biraz da buradan okumak gerekiyor.
Türkiye’nin önünde radarları, elektronik harbi, elektro-optik sistemleri, komuta-kontrol ağlarını ve farklı menzillerdeki önleyicileri tek bir yapı içerisinde konuşturmak gibi oldukça zor bir hedef bulunuyor.
Çelik Kubbe’yi tek bir silah sistemi olarak görmek bu nedenle yanlış olur.
Asıl mesele sistemlerin birbirini görmesi, anlaması ve saniyeler içerisinde doğru silaha doğru hedefi vermesi.
ASELSAN’ın bu mimari kapsamında 150’den fazla unsur üzerinde çalıştığının aktarılması projenin ölçeğini zaten ortaya koyuyor.
Onu yalnızca “insansız savaş uçağı” olarak değerlendirdiğimizde bence hikâyenin yarısını kaçırıyoruz.
Radarından mühimmatına, elektronik sistemlerinden hava-hava silahlarına kadar Türkiye’nin farklı şirketlerinin geliştirdiği ürünlerin aynı platform üzerinde buluşabilmesi belki de uçağın kendisinden daha değerli.
Çünkü gerçek bağımsızlık bir gövde üretmekle başlamıyor veya bitmiyor.
O gövdenin gözünü, kulağını, beynini ve silahını da üretebildiğiniz ölçüde anlam kazanıyor.
Fakat burada pembe bir tablo çizmenin de kimseye faydası yok.
Türkiye’nin hâlâ çözmesi gereken ciddi sorunları var.
Bazı kritik yüksek teknoloji alanlarındaki dışa bağımlılık bir diğeri.
S-400 nedeniyle başlayan CAATSA yaptırımları ve F-35 meselesi de hâlâ masada. Siyasi tarafta çözüm arayışları görülmesine rağmen, 30 Ağustos 2026 itibarıyla yaptırımların tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değil.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Hava
Yayın: 30 Ağustos 2026 20:34 · Kaynak: airlinehaber.com