Türkiye’de köy evleri neden betona yöneldi?
Kafa yok, gövde var. Bir zamanlar bir köye uzaktan baktığınızda evlerin aynı topraktan doğduğunu, ortak bir ahengin parçası olduğunu görebilirdiniz. Şehirde yaşarken köye yaptırılan evlerse ne yazık ki âdeta şehirden kopyalanmış münferit yapılar olarak karşımıza çıkıyor. Kerpiç malzemeyi ve yerel mimariyi merkeze alan çalışmalarıyla tanınan Mimar Serkan Duman ile bu dönüşümün sebeplerini konuştuk. Türkiye’de betonlaşmanın arka planını, kullanıcıların malzeme tercihlerini ve kırsalda yeniden ‘doğru’ bir mimari dil oluşturmanın imkânlarını tartıştık. Geleneksel köy mimarisi ihtiyaçlardan ve yerel malzemeden doğardı. Şehirde yaşarken köye yaptırılan evlerin pek çoğu “köy evi”nden uzak görünüyor. Sizce bir evi sadece coğrafi konumu mu “köy evi” yapar yoksa onu köy evi kılan başka ruhsal ve mimari kriterler var mıdır? Geleneksel olarak bakacak olursak eskiden hangi malzeme varsa, ustalar neyi biliyorsa onun üzerine ev yapılırdı. Dolayısıyla coğrafya imkânları ve iklim çok etkiliydi. Fakat işin içine modernite ve ticaret girdiği zaman durum değişti. Son 200 yıl içinde maddi durumu olanların ithal malzeme ve ithal bilgi getirmesiyle beraber geleneksel olan terk edildi ve yeni bir mimari anlayış gelişti. Fakat malzeme ne olursa olsun köy evini “köy evi” yapan şey köylünün ihtiyacı doğrultusunda gelişmiş olmasıdır. Örneğin hayvancılık veya tarım yapıyor olması evin nasıl olacağını belirler. Fakat bugün şehirden köye yerleşmiş biri için aynı dinamikler geçerli değil. O şehirdeki konforunu köye taşımak ister. Bunun için yeterli imkân da var. Evini kolaylıkla betonarmeden inşa edebilir, klima taktırabilir, yerden ısıtma yaptırabilir. Genellikle köyün yerlisi gibi tarım ya da hayvancılık yapmaz, hobi amaçlı ilgilenir. Hayatı ve imkânları farklıdır. Ve kimse “Köye gidiyorum, ayıp olur, köylüler gibi geleneksel ev yapayım.” demez. Elbette böyle düşünen insanlar da var ama bugün inşaat sektörünün tek bildiği şey beton olduğu için kerpiç, taş veya ahşap ev yaptırmak isteyene cevap veremiyor. Ben insanlara genellikle köyde doğal malzemeyle ev yapıyorum. Örneğin XVIII. yüzyıl Safranbolu evini yapacaksam müşterime “Kendinizi eve uyduracaksınız, icabında kışın evde montla gezeceksiniz.” diyemem. Çünkü bu insanlar artık modern konfora alışmışlar. Ben de onlara sürdürülebilir, doğaya zarar vermeyen bir ev yapmak istiyorum. O zaman kendimi geliştirmek zorundayım. Örneğin bir beyefendi “Geleneksel Türk evi yaptım.” diyor. Görüntü geleneksel Türk evi ama içine bakıyorsunuz klima takmış. “Çok sıcak oluyor ne yapalım?” diyor. Sen geleneksel Türk evini taklit etmişsin. 14 santimlik bir ahşap koymuşsun, onun içerisine de 14 santimlik kerpiç tuğla koymuşsun. Evet, geleneksel Türk evinde böyleydi ama günümüz şartlarında bu ısı yalıtımı için yeterli değil. Onun için bugün bir duvar yaptığım zaman 50 santimden aşağı yapmamaya çalışıyorum. Çünkü ancak 50 santimlik bir kerpiç duvar bana gereken ısı yalıtımını sağlayabiliyor. Eski Türk evlerinde insanlar soba yakıyordu. Bazen soğuğa girip çıkıyorlardı, buna alışmışlardı. Ama biz öyle değiliz. Her odada aynı ısıyı istiyoruz. Veyahut diyelim ki geleneksel Türk evi yaptınız, içine yerden ısıtma veya kalorifer koydunuz. Yine duvarlarınız ince, bir sürü yakıt yakmanız lazım. Bu evi yaptıran insanın şehirdeki yakıt masrafı 3 bin tl ise köyde 10 bin tl olur. Kimse sırf geleneksel Türk evinde yaşamak için böyle bir farkı ödemez. Çünkü sürdürülebilir değil. Bu sebeple geleneksel mimariyi modern ihtiyaçlara yaklaştırmamız gerekiyor. Ama bazı insanlar da modern hayattan sıkıldığından alıştığı konforu reddebilir. Köyde köylü gibi yaşamak ister. O zaman ona öyle bir ev yaparız. Ama bu bahsettiğim ret insanların geneli üzerinden düşündüğümüzde hayalci bir yaklaşım kalabilir. Ben hayalci insanları çok severim fakat çok az insan böyle. Uzaktan bakınca haklı olarak nedenler halkta aranıyor. Ben halkı hiçbir zaman suçlu görmem. Buradaki bütün suç dev bir canavara dönüşmüş olan inşaat sektörüne ait. Alternatiflerin boy vermesine izin vermiyorlar. Ancak kapitalist manada halktan yoğun talep gelirse burada para varmış deyip ilgilenirler. Ama bu da çok uzun bir süreç. Beton ev yapıp toprak sıvamak veya taş döşemekle başlar. Böyle yavaş yavaş gider. Şu an doğal yapı talebine cevap verilebilecek bir bilgi ve ortam yok. İnsanlar buna kolaylıkla ulaşamıyorlar. Ben bunu yapan bir insan olarak çok sıkıntı çekiyorum. Çünkü her şeyimi kendim yapmak zorundayım. Aslında gerçek doğal bir yapı 15 kilometre civardan gelen malzemelerle ve işçilerle yapılan bir yapıdır. O çember içerisine getirdiğiniz insan, malzeme, bunlarla yaptığınız şeye doğal ev diyebiliyoruz. Fakat bu alan arttıkça sürdürülebilirliği ve doğallığı azalır. Ancak sektör böyle çalışmıyor. Örneğin “Ahşap sürdürülebilir doğal yapı yaptım.” diyorlar. Hemen “Senin ahşaplar nereden geldi?” diye soruyorum. “İskandinavya’dan geldi.” diyor. O zaman nasıl doğal olabilir bu yapı? Şimdi ben Malavi’deyim. Bırakın 15 kilometreyi, çalıştığımız alan 2 kilometre bile yoktur. Bütün malzemem toprak. Bu yapılabilir bir şey. Beni arayanlar oluyor, kerpici nerden aldığımı soruyorlar. Ben yapıyorum bunu, neden satın alayım? Anlayamıyorlar. İlla bir yerden kamyonlarla bir şeyler gelecek. Çünkü insanların alıştığı inşaat modelinde bir şeyi üretmek yok. Şu anda insanların en büyük hayali, Elon Musk’ın robotlarla ucuza yapabileceği binalar üretmesi. Çünkü her insanın cebinde çok fazla para yok. En uygununu, en basiti istiyorlar. Fakat şunu da biliyoruz ki bir yapı ucuzladıkça kötü bir hâle geliyor. Örnek prefabrik. Yapı ucuzladıkça size ait hiçbir şey taşımıyor. Zaten tek merkezli bir yerden yapılan yapı türü insanı reddeden bir türüdür. Corbusier 100 yıl önce “Öyle yapılar yapmak istiyorum ki içinde yaşayanlar da aynı olsun.” diyor. Corbusier'in hayali bugün gerçek olmuş durumda. Onun için ne kadar tek merkezli bir yapı üretimi varsa oradaki insanlar da o kadar tektipleşiyor. Batı’da her şey kural. Özellikle Avrupalılar devlet neye izin veriyorsa onu yapıyor. Bugün devlet kırsal arazide betonla ev yapılmasına izin veriyorsa fazlasını düşünmüyorlar. Ama şu da bir gerçek ki dünyada bir ekolojik ve doğal yapı trendi varsa bu, her şeyde olduğu gibi, Avrupa kaynaklıdır. Orada daha yüksek bir beklenti söz konusu. Fakat Fransa, İngiltere, İsviçre ve Almanya’da bizdeki kadar keskin bir kır-kent ayrımı yok. Onların şehirlerinde de müstakil ev çoktur. Dolayısıyla köyde de aynı şekilde ev yapılır. Yani köye ev yaptıracağım düşüncesi bizdeki kadar yoktur. Orada köyler de şehir gibidir. Bize göre farkları, kurallar çok fazla. Maalesef biz bir mimarla çalışılması gerektiğini yeni anlıyoruz. Hatta çoğu insan hâlâ anlamış bile değil. Avrupa’da durum farklı ama orada özellikle doğal yapıların hâkim olduğunu söyleyebilir miyiz? Hayır. Fransa yeni bir kural koydu. Belli bir tarihten sonra inşa edilen yapıların minimum %50’si doğal malzemelerden oluşmak zorunda. İngiltere’de bizdeki gibi bir deprem riski olmadığı için alıştıkları bir tuğla ve ahşap modeli var. Bunları sürdürüyorlar. Amerika’daysa bütün konut sektörü ahşaba yönelmiş durumda. Çünkü orada sektör öyle gelişmiş, ahşap ucuz. Bizde de sektör zengin iş adamlarının elinde. Bugün Türkiye’de bir inşaat şirketi sadece inşaat yapmıyor, aynı zamanda hepsinin birer beton santrali var. Bu adam kalkıp neden farklı malzemeye yönelsin ki? Zaten malzemeyi kendi satıyor. Türkiye’deki en büyük problem inşaat sektörünün durumudur ve her geçen gün daha da büyümektedir. Deprem bile onların lehine işliyor. Küçük müteahhit üretmediğimiz müddetçe bu durum değişmeyecek. Ahşaptan, kerpiçten, farklı yöntemlerle binalar üreten, yaptığı işten haz duyan insanlara ihtiyacımız var. Bugün hangi işçi kocaman bir beton bina yaptıktan sonra haz duyuyordur? Mecburen sadece para için çalışıyorlar. Ama küçük bir ev yaptığınız zaman örneğin diyorsunuz ki, pencerenin üstüne bir kemer yapayım. Yapan kişi işinden zevk alıyor bu sayede. Ama böyle iş yapan küçük müteahhit yok Türkiye’de. Hatta bizde küçük müteahhit tanımı bile hatalıdır. Mahalle arası bir tane apartman yapana küçük müteahhit deriz. Onun da hayali bir şekilde kendini mahalle arasından kurtarıp, site yapmaktır. Fakat benim kastettiğim küçük müteahhit, 1-2 ustayla, yanında 5-6 işçiyle tek tek müstakil ev yapandır. Ancak bu şekilde güzel ev yapabiliriz. Normal şartlarda köye ev yaparken de ustayı çağırdığınızda köyünüzün özelliğine bakarsınız. Örneği Van’da kerpiç ya da Karadeniz’de ahşap ağırlıklıdır. Mimarlıktan, inşaattan anlamayan biri olarak ekstrasını düşünmemelisiniz zaten. Hayalinizi kurarsınız, usta size ortamın şartlarını bildiği için ona uygun bir ev yapar. Eli alıştığı için gelenek hâline gelmiş olanı uygular. Çünkü gelenek sürekli üretilebilir bir şeydir. Bugün betonarme de bir gelenektir Türkiye için. Burada 100 yıllık bir maziden bahsediyoruz. Herkesin eli betonarmeye alıştığı için o yapılıyor. Ve zaman içinde enteresan bir para mantığı gelişmiş. Örneğin 100 metrekare evin ne kadara yapılacağını soruyorlar. Ortada proje yok, hangi malzemeyi kullanacağımız belli değil, duvarı, çatısı nasıl olarak belirlememişiz, nasıl para konuşabiliriz? Betonarme geleneği sebebiyle oluşan bir yanılgı bu. Ondan sonra o ustanın yapacağı ev sizce güzel olabilir mi? Tamamen moda etkisi diyebilirim. Eski geleneksel köy evleri modern şekilde inşa edilmiş şeyler değil. Evin hanımı suyunu dışarıdan alıp getiriyor, evin her yeri çatırdıyor, vesaire. Ama televizyonunu açınca musluktan su aktığını, evde kalorifer olduğunu görüyor. Hâliyle kişi sanıyor ki konfor sadece betonarme evlerde olur. Yerel malzemenin de konforlu olabileceğini bilmiyor. 200 yıllık evi hasar alan vatandaşın tamir ettirmesi lazım, o malzemeden anlayan adam bulamıyor. Çünkü mimar olsun, mühendis olsun yerel malzemeyi tanımıyor, o şekilde yetiştirilmemiş. Bütün bu zorluklar içerisinde halktan talepte bulunamayız. Elazığ depreminde bana birisi ulaştı. Dedesinden kalan büyük bir kerpiç evi vardı, depremde çatlak bile oluşmamıştı. Ama devlet o dönemde kerpiç evleri yıkma kararı almış. Mühendisler, mimarlar, devlet bu işe bu kadar karşıyken vatandaş niye savunsun bu evi? Yakın zamanda vefat eden, Alker üzerine çalışmaları olan Ruhi Kafescioğlu vardır. Gençken “Kerpiç bizim milleti kurtaracak bir hadisedir.” demiş. Fakat o dönemin başbakanı “Biz gelişmekte olan bir ülkeyiz kerpiçle bizim işimiz olmaz.” gibi bir laf edince bu iş rafa kalkmış. Bugün evimizdeki mekânların hangisi Türkçe? Hol, balkon, salon… Demek ki bu hayat zorla üzerimize boca edilmiş. Teoman Dural “Batı sunumunda olmayan her şey ilkel kabul edilir.” derdi. Bu kendimize karşı bakışımızdan mimari anlayışımıza kadar her şeyi etkiliyor. Ancak Avrupalı bir mimar kerpici onayladığında, geleceği kurtarabilir dediğinde ikna oluyoruz. Devamlı onay bekliyoruz. Bu bir özgüven meselesidir. Bizim yüzyıllarımız kompleksle geçtiği için ancak bir Avrupalı dediği zaman kerpiç, ahşap ya da taş kullanabiliriz. Bugünkü ekolojik trendlerin ne yazık ki arkasında benzeri bir kompleks yatar. Eskiden engeller çok daha fazlaydı. Öyle ki insanlar evlerinin çatısını açıyorlardı, ev kendi kendine yıkılsın diye. Yıkılmayan evleri de birine para verip gece yaktırıyorlardı. Çünkü çok zordu. Koruma Kurumuna gidiyorsunuz, bir sürü para harcamanız lazım. Artık devlet birtakım yardımlarda bulunuyor çünkü geleneksel mimari turizm üzerinden ekonomiye katkı sağlıyor. Ama bence iş işten geçti. Bizim mimarlıkta, şehircilikte teorimiz nedir? Kimden aldık bu teoriyi? Amerikan teorisi mi? Corbusier’den mi aldık, Ebenezer Howard’dan mı? Farabi’yi mi inceledik ya da İbn Haldûn’a mı baktık? Ben buna şöyle bir örnek veriyorum: Amerika’da nadir de olsa yaşanan bir hadisedir. Tavuğun kafasını keserler, o tavuk yaşamaya devam eder. Neredeyse bir ay yaşar. Bu sürede Amerikalılar o tavuğu damardan besleyip sirklere götürüp para kazanmışlar. Bizim şehirciliğimizi tamamen buna benzetiyorum: kafa yok, gövde var. Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Kategori: Genel
Yayın: 12 Eylül 2026 15:41 · Kaynak: gzt.com