Aksaray Semalarından Bir Yıldız Kaydı
Vefatından birkaç gün önce Konya Meram Tıp Fakültesi Hastanesinde ziyaret etmiştim kendisini. Çok neşeli, sevinçli ve morali yerindeydi. Uzun uzun sohbet ettik, çay içtik. Gözlerindeki umut parıltısı hâlâ hayal perdemde:
“İnşallah birkaç gün sonra taburcu olacağım” demişti; “Virüs, yok olmaya yüz tuttu. Temelli kurtulacağım bu hastalıktan” diye eklemişti. Eşi Hanımefendi de bu sözleri tebessümle tasdik etmişti. İç huzuru ile vedalaşıp ayrılmıştım yanından. İki gün sonra durumunun ağırlaşıp entübe edilebileceğini, o an aklımın ucundan bile geçirmemiştim.
Erzurum’un soğuk ikliminde İslami ilimler tahsil etmişti Bilal Hoca; lakin o sert ayazın içinde soğuk iklimin sıcak çayına meftun olmuştu. Hayatı boyunca çaydan hiç vazgeçmedi. Nereye gidersek gidelim, varır varmaz ilk sözü “Çay var mı?” olurdu. Yemeklerden hemen sonra dağılan bakışlarının çay aradığını bilirdik. İçti mi de bir iki bardakla iktifa etmez; üç, beş, altı… Say ki gitsin. Çayın bereketiyle kimseyi zorda bırakmayacak, kimseyi yargılamayacak, herkesin ilgisini çekebilecek konularda ortamı germeden sakin hitap tarzıyla muhabbeti ateşlemesini de bilirdi. Fazla konuşmazdı Bilal Ağabey, nutuk çekemezdi, edebiyat yapmazdı; ancak bir konu hazırlayıp topluma sunarken akademisyen titizliğini de göstermekten geri durmazdı.
28 Şubat Fırtınası ve Aksaray İmam-Hatip Yılları
Bilal Bilecik ile yolumuzun kesiştiği yer Aksaray İmam Hatip Lisesi oldu. Boyabat’tan Aksaray’a uzanan bir yolculuktan sonra, kısa zaman içinde müdür yardımcılığı görevini üstlendi. O yıllar, İmam Hatip okullarının bütün Türkiye’de öğrenci sayısının zirve yaptığı, akademik başarılarının konuşulduğu ve okullar hakkında lehte aleyhte sözlerin rüzgâr gibi estiği yıllardı.
Çok geçmeden 28 Şubat musibeti çarptı hepimize. 1997 yılının o Ağustos ayı, 28 Şubat kararlarının bütün ağırlığıyla sahneye indiği, üzerine belirsizlik sisinin çöktüğü bir zaman dilimiydi. Ülkenin üzerindeki kara bulutlar, son ümit kırıntılarını dahi umutsuzluğun pençesinde ezip geçiyordu. “Bu sene ne olacak? Kaç öğrenci kayıt yaptıracak?” sualleri havada uçuşuyor; evlerimizde, sokakta, kahvehanelerde, tarlada, çarşıda, pazarda elhâsılı nerede olursak olalım korkulu, endişeli bir bekleyiş sarıp sarmalıyordu.
Okulun açıldığı gün, hepimizin suratı mahkeme duvarı gibiydi. Soğuk çehrelerimizin arkasında çelimsiz ve çıt kırıldım bir hâlet-i ruhiye vardı sanki. Gözlerimiz, 1974 yılından beri binlerce ayakkabının izini hapsetmiş o solgun koridor mozaiklerine dikilmiş, başımız önümüzde yürüyorduk. Her yıl ortalama beş yüz öğrencinin kapısını çaldığı o ocağa, o yıl yalnızca dokuz öğrenci kaydolmuştu. Okulumuz başımıza yıkılsa daha iyiydi.
Derin bir teessür, koyu bir sessizlik üzerimize çökmüştü. Bir anda okulda her şey allak bullak olmuştu; ders yükünün azalmasıyla bazı öğretmen arkadaşlar başka okullara tayin istemek zorunda kaldı. Biz ise “Eski ve yeni öğrencilerimizle yola devam edelim” dedik ama ne keyfimiz kalmıştı ne de o eski öğretmenlik neşemiz.
İşte o ağır şeraitin, o kasırgalı ve karanlık iklimin ortasında, okul müdürü Bilal Bilecik metanetini bir an olsun terk etmedi. Toplantılarda, öğretmen odası sohbetlerinde bizlere bir ağabey sıcaklığıyla moral veriyor, sanki hiçbir olağanüstü durum yokmuşçasına büyük bir sadakatle işine devam ediyordu. Yarım yüzyıldır devlete kırgın olan babalarımızdan tevarüs ettiğimiz duygular sebebiyle bir türlü bizde tam manasıyla oluşmayan özgüvenin Bilal Hoca’da var olması, O’nun etrafında daha çok kenetlenmemizi sağlamıştı. O günlerde Bilal Hoca’nın ülfeti ve bu sarsılmaz özgüveni bizi adeta kendisine çekmişti.
İster ortalıkta fırtınalar essin, ister ortalığı keder selleri aksın; Bilal Hoca’nın olaylar karşısında sabit bir duruş sergilemesi, yani içindeki hüznü dışarıya yansıtmayışı kendisine karizmatik bir liderlik vasfı kazandırıyordu. Müdürlük yaptığı uzun yıllar boyunca bu asil duruşun ve karizmatik yapının güzel kazanımlarına şahit olmak bizleri her daim mesrur eylemiştir.
28 Şubat kararlarının uygulanmaya başlamasından sonra yaşadığımız şokun ataletini ancak yaz tatiline girerken atlattık. Yine müdürümüz Bilal Bilecik’in yönlendirmesi ve bizleri cesaretlendirmesi ile Merkez İlçeye bağlı köylerden öğrenci devşirme fikri hepimize can suyu gibi geldi.
Yaptığımız istişareler ve planlamalar sonucunda, bu adımı daha sistemli ve kalıcı bir eğitsel hamleye dönüştürmek için kolları sıvadık. Yaz döneminde yapılan çalışmalar neticesinde, o sene talebe kayıt sayımız 35 çıktı; çok sevindik. Gelen öğrencilerin, dost, akraba ve arkadaşlarının teşvikleri ve yaz tatilindeki gerçekleşen köy taramaları neticesinde bir sene sonra yeni kayıt sayısı 75’e çıktı. Daha sonraki senelerde üç ayrı ekiple yapılmış öğrenci devşirme çalışmaları sonlandırıldı.
Birkaç sene içerisinde 150’ye ulaşan kahraman (Çünkü gemileri yakıp İmam-Hatip lisesine gelmişlerdi.) öğrenci ile okul içerisinde hem onların moral ve motivasyonlarını yüksek tutmak hem eğitimin kalitesini artırmak için birebir çalışmalar yapıldı. Bilal Bey’in fikir takibi ve disiplini sayesinde, kocaman okulda az sayıda öğrenci olmasını fırsata çevirdik. Eğitim Koçluğu yöntemi uygulanmaya başlandı. Öğrenciler bilâ istisna öğretmenlere pay edildi. Her öğretmen payına düşen 10 kadar öğrenciyi yakından tanıdı. Eğitim ihtiyaçlarını belirledi. Öğrencilerin velileri ziyaret edildi. Dersleri takip edildi.
Sonuçta akademik eğitim, meslekî eğitim ve ahlaki değerler bakımından çok iyi sonuçlar elde edildi. O zamanki, “İstikbaliniz yok, aç kalırsınız, katsayı probleminden dolayı üniversiteye gidemezsiniz” şeklinde oluşmuş toplumsal algının tersine hiçbir öğrencimiz açıkta kalmadı. Tabii ki diğer liselerdeki akranlarına göre ilahiyat gibi daha mütevazı puanlı fakültelere yerleştiler. Bu öğrencilerin çoğu, öğretmen masalarından, minberlerden, vaaz kürsülerinden, müezzin mahfillerinden Hakk’ın sesini haykırmaya devam ediyor. Bilal Hoca’nın defninden sonra Kur’an tilavet eden dört öğrencinin de bu dönemde Bilal Bilecik’in rahle-i tedrisinden geçmiş olması asla rastlantı değildir.
Bilal Hoca’nın hafızalardan silinmeyecek teşkilatçı ruhunu ve örgütleyici yapısını en çok, küçük kare not kâğıtlarına kaydettiği görevleri asla unutmaksızın takip etme kararlılığı yansıtırdı. Öğretmenler odasında, “Bilal Hoca’nın not kâğıdına düşmeyin, yoksa elinden kurtulamazsınız” diyerek latife ettiğimiz bu alışkanlığı sayesinde; ister bir öğretmen veya hizmetli kadrosundan olsun, o satırlar kimi ilgilendiriyorsa meselenin takipçisinin kendisine kiramen kâtibîn melekleri kadar yakın olduğunu ve bir telefon zilinden sonra işe koyulması gerektiğinin bilincinde olurdu.
Bir müdür olarak Bilal Bilecik, Aksaray İmam Hatip Lisesi ve camia için hep pozitif enerji sağlayarak hafızalarda önemli bir yer edindi. Herhangi bir tanıtım organizasyonunda personelin tamamını ikna eder ve faaliyetlere dâhil ederdi. Kimse gocunmaz, her öğretmen düşünce farklılıklarını bir kenara bırakarak suratını asmadan faaliyetlere gönüllüce katılırdı.
Bilal Bilecik’in bu hiçbir ayrım gözetmeden okulun ve öğrencinin bütün sıkıntılarını eğitimin bir parçası olarak kabul edip bunu kurullarda, toplantılarda ve birebir ilişkilerde yansıtması güvenirliğini artırıyordu. Aramızdaki bu güven, birlik ve beraberlik ruhu içimizdeki gayreti daha da kamçılıyordu; öyle ki bu sarsılmaz bağ, tasada da kıvançta da hiç bozulmadı.
Nitekim 2010 yılında Kur’an-ı Kerim’i Güzel Okuma Bölge Yarışması vesilesiyle Alanya’ya, 2012 yılında ise Ezan Okuma Bölge Yarışması için Fethiye’ye doğru yola çıkarken; yarışmacı gençlerimizle birlikte tıklım tıklım dolu, elli altı kişilik dev otobüslerle seyahat edebilmiş olmamızı, hep Bilal Hoca’nın o samimi kuşatıcılığına ve o can dostu birlik ruhuna borçluyuz.
Bilal Hoca yalnızca toplumu doğru okuyan, problemleri yerinde tespit eden ve imam-hatip liselerinin değerini idrak eden bir eğitimci değildi; o, inandığı güzelliklerin hayata geçmesi için sivil toplum kuruluşlarının işlevine ve gücüne de büyük bir inanmışlıkla kıymet verirdi. Bu bağlamda Aksaray Ensar Vakfının kuruluşuna öncülük etmiş, yıllarca bu ocağın çalışmalarına can suyu olmuştur.
Bilal Hoca, Ensar Vakfının sıradan bir dernekten ibaret olmadığını hep gösterdi:
Dahası, vakfın tanınırlığını ve halkla kucaklaşmasını güçlendiren nice özel etkinliklere imza attı. Gelenekselleşen Ensar piknikleri bunlardan biriydi. Her pazartesi İslamî İlimler Fakültesi hocalarının katılımıyla yapılan sohbetler gönülleri aydınlattı. Öyle ki, bir dönem Aksaray’da “Ensar Vakfı” denildiğinde, dudaklardan mutlaka Bilal Bilecik ismi dökülürdü. Emekli olduktan sonra ilk olarak Emekli Memur-Sen başkanlığına getirildi. Fakat İmam-Hatip sevdası ağır bastığı için yeniden Ensar Vakfı başkanlığına döndü. Vaktinin büyük kısmını yine o ocağın duvarları arasında geçirmeye devam etti.
Bilal Hoca, rotasını hiçbir zaman şaşırmayan usta bir kaptan gibiydi. Eğitim deryasının en sert dalgaları karşısında dahi sarsılmaz bir metanetle durur; fırtınaları o sükûnet dolu tavırlarıyla göğüslerdi. Hayatı boyunca bu güzel özelliğinin derinliğini belki de hiç yeterince düşünmemiştim, ama bugün o hatıraları yâd ederken ne kadar büyük bir metanete sahip olduğunu daha iyi anlıyorum.
Bilal Bilecik, mütevazılığın zırhına bürünmüş müstesna bir şahsiyetti; lakin mesele hakikat ve eğitim olunca, o sükûnet adamı birdenbire keskin bir celâdete bürünür, haksızlık karşısında susanlardan olmazdı. İslamî hassasiyetleri zedeleyen, eğitim ve İmam-Hatip kültürü çizgisinden sapmaya sebep olabilecek yanlışlar karşısında anında refleks gösterir, hakkı ve doğruyu haykırmaktan bir an olsun çekinmezdi.
Nitekim bir defasında, Kutlu Doğum Haftası programında İslam kültür ve geleneğine aykırı enstrümanların kullanıldığını görünce, o nazik duruşunu bir kenara bırakıp ortalığı ayağa kaldırmaktan, tavrını açıkça koymaktan çekinmemişti.
Ne var ki bu tavizsiz ve vakur duruşu, onun gönül insanı olmasına, neşesine ve letafetine asla gölge düşürmezdi. Tam aksine, hoş sohbetiyle meclisleri aydınlatan demokrat tabiatı; ölçülü şakalara, nükteli esprilere gülümsemesine, hatta o neşeli meclisin tam merkezinde yer almasına mânî olmazdı. Gülmesini bilen, tebessümü yüzünden eksik etmeyen ama kırmızı çizgilerini koruyan sarsılmaz bir dava adamı idi.
Talebe Takibi ve Gecenin Sükûnetinde Bir Vefa Yolculuğu
Bilal Hoca; fikir takip ve iş takibine, o asil yüreğinin en büyük gayesi olan talebe takibini de eklemişti. Dünyanın debdebeli günlük telaşesi, onun öğrencilerinin hatırdan çıkarılmasına asla sebep olmazdı. O2nun mezun olan öğrencileri öyle rüzgârın önünde savrulup giden yapraklar gibi kaybolup gitmezdi. Onlar Aksaray’ın mahdut coğrafyasındalarsa Bilal Hoca’nın gözetimi altındaydılar.
Tıpkı Konya’da bu kadirşinas geleneği yaşatan Saffet ve Mehmet Bakırcı kardeşlerin güzel uygulaması gibi; o da talebelerini köşe bucak arar, imamsa arkasında namaz kılar, esnafsa dükkânında çay içer, çiftçi ise evinde çayını içer (Yanlışlıkla yapılan bir tekrar değildir!) aşını paylaşırdı. Hiç ziyaret etmese bile iletişim araçları ile halini hatırını sorardı.
Bu vefanın en canlı şahidi, İstanbul’dan dönüşte yaşadığımız o unutulmaz seyahatti. Bir defasında, İstanbul’da katıldığımız Ensar Vakfı iftarından Aksaray’a dönüyorduk. Yola koyulduğumuz sırada, Bilal Hoca’nın zihnine bir öğrencinin gurbetteki hâli düşmüştü. Sakarya civarında çalıştığı bilinen ancak köyü tam olarak kestirilemeyen o genci bulmak için, “Dağ tepe demeden bulacağız” diyerek içi dolu minibüsün direksiyonunu başka bir istikamete kırdık.
Zaman, gece yarısını çoktan geçip sahur vaktine yaklaşırken biz o dağ köyünün yollarında iz sürüyorduk. Nihayetinde sabırsızlıkla aradığımız öğrencimizi mütevazı evinde; bulduk. Boynuna sarılıp hasret giderdik, sofrasında hep birlikte sahurumuzu yaptık. O gece Aksaray’a, her zamanki olağan yol süresinden tam 6-7 saat daha geç, ama tarifsiz bir huzurla dönmüştük. Çünkü Bilal Hoca için bir talebenin yüzündeki tebessüm, yolların uzunluğundan da yorgunluktan da çok daha kıymetliydi.
Başka bir Bilal Bilecik gelir mi bilmeyiz; lakin o; teşkilatçı ruhu, fedakârlığı, mütevazılığı, dakikliği ve nezaketiyle, hayatını İmam-Hatip talebelerine ve Hak yoluna adamış müstesna bir numune olarak hatıralarımızda hep yaşayacak. Onunla omuz omuza geçirdiğimiz yılları; yollarını aşındırdığımız köyleri ve kasabaları; kendisine yaptığımız espri ve şakalara hoşgörüyle gülerken beliren o sempatik yüz ifadelerini; 28 Şubat döneminde herşeye rağmen okulumuz koridorlarında yankılanan Kur’an sedalarını; Hasan Dağı’nda, Ihlara Vadisi’nde, Ekecik ormanlıklarında gerçekleştirdiğimiz pikniklerde paylaştığımız o olmazsa olmaz semaver çayını, kısacası o asırlık mücadele hikâyelerini hafızamızın en mutena köşesinde saklayacağız.
Bila Ağabey, mekânın cennet, makamın âli olsun.”
Kategori: Sağlık · Bölge: Aksaray
Yayın: 25 Eylül 2026 07:04 · Kaynak: yenigungazete.com