Kurtulmuş: Terörsüz Türkiye, Cumhuriyetimizin ikinci asrının en büyük projesidir
- Malatya, 6 Kasım -Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Numan Kurtulmuş, İnönü Üniversitesi 2026-2027 Akademik Yılı Açılış Töreni'ne katılarak konuşma yaptı
TBMM Başkanı Kurtulmuş'un konuşması şu şekilde:
''Malatya ilimizin çok saygıdeğer yöneticileri, değerli Büyükşehir Belediye Başkanım, saygıdeğer öğretim üyesi arkadaşlarım, sevgili gençler, velhasıl değerli Malatyalı kardeşlerim, hemşehrilerim, hanımefendiler, beyefendiler; ben de hepinize en içten, en kalbi selamlarımı sunuyorum. Allah'ın selamı, rahmeti, bereketi, mağfireti hepimizin ve ülkemizin üzerine olsun.
Bugün bu güzel salonda sizlerle birlikte olmaktan duyduğum memnuniyeti ifade ederek sözlerime başlamak isterim. Bu salonda zannediyorum dördüncü konuşmam olacak. Daha evvelki yıllarda da Malatya Üniversitesi'nin açılışı ya da başka programlar dolayısıyla bu salonda birlikte olduk.
Aynı şekilde buradaki tıp fakültesinin bünyesinde bazı bölümlerin açılış programlarında da birlikte olduk. Velhasıl İnönü Üniversitesi benim için gayet yakından tanıdığım, gayet yakından takip ettiğim önemli üniversitelerimizden birisidir.
51 yıl geride kalmış. İnönü Üniversitesi'nin kuruluşu dün gibi yakın bir tarihteydi. Artık Türkiye'nin köklü, yerleşik üniversitelerinden birisi. 32 bini aşkın öğrencisiyle büyük bir seviyeye gelmiş vaziyette. Ayrıca tıp alanı başta olmak üzere birçok alanda da önemli atılımları gerçekleştiren bir üniversitemiz.
Şimdiye kadar bu üniversitede kuruluşundan bu yana emeği geçen herkese şükranlarımızı ifade ediyorum. Bütün arkadaşlarımızı yürekten tebrik ediyorum.
Ayrıca depremden sonra da iki kez Malatya'ya gelme imkânım oldu. O büyük yıkıntıyı, o fevkalade hüzünlü günleri, o zor günleri yakından biliyorum. Bugün geldiğimde de şunu artık övünerek ifade edebiliriz ki hepinizin gücüyle, Türkiye'nin gücüyle, 86 milyonun gücüyle o büyük yıkıntılardan talih olmuş Malatya'dan bugün artık modern bir şehir haline doğru, yenilenmiş bir Malatya'ya doğru hızla gelişim kaydedildiğini görmekten büyük bir memnuniyet duyuyorum.
Daha evvel geldiğimizde hiç görmediğimiz yeni şehirlerin, yeni yerleşim yerlerinin, tabiri caizse ilk bölgelerin inşa edilmiş olması da her türlü takdirin üstündedir. Fevkalade büyük bir başarıdır. Şunu da iftiharla ifade ederiz ki bu kadar büyük ve yaygın bir yıkım, herhalde dünyanın başka bir yerinde olsaydı, bu kadar kısa bir süre içerisinde ayağa kalkmak, yeniden, hatta eskiden olduğundan daha iyi bir şekilde yola devam etmek mümkün olmazdı.
Bu vesileyle bir kez daha Malatya depreminde kaybettiğimiz bütün dostlarımıza, bütün kardeşlerimize Allah'tan rahmet diliyorum. Ailelerine başsağlığı diliyorum ve bütün Malatya'ya bir kez daha geçmiş olsun. Allah bir daha böyle acı günler, kötü günler göstermesin diye dua ve temenni ediyorum.
Yine Malatya örneğinde, diğer şehirlerimizde de olduğu gibi, bir başka önemli kazanımı daha elde ettik. Depremden sonra millet olarak büyük bir dayanışma örneğini ortaya koyduk. Hem o şehirlerin sakinleri o zor tablonun içerisinde dostluk, dayanışma, kardeşlik mesaisini verdiler hem de ülkemizin dört bir yanından insanlar gelerek burada halkımıza destek oldular.
Ayrıca şunu da ifade etmek isterim ki depremin ilk anından itibaren dünyanın birçok bölgesinden Türkiye'yi sevenler, insanlık için kalbi atanlar buralara geldiler ve depremzede kardeşlerimize, halkımıza yardım ettiler. Hepsine buradan bir kere daha teşekkürlerimizi ifade etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, müsaade ederseniz bugün mümkün olduğu kadar kısa bir süre içerisinde Türkiye için fevkalade tarihi bir dönüm noktası olan Terörsüz Türkiye ile ilgili geldiğimiz noktayı, gelişmeleri ifade etmek isterim.
Öncelikle herhalde hepimiz kabul ederiz ki Cumhuriyetimizin birinci asrının en yapıcı, en zor, en ağır sorunu terörle ilgili sorunumuzdur. Herhalde büyük bedeller ödenmiş, on binlerce insanımız ölmüş, binlerce insanımız şehit olmuş, Türkiye 3 trilyon doların üstünde büyük bir ekonomik kayba neden olan bir bela ile karşı karşıya kalmıştı.
Hatta bunun da ötesinde zaman zaman milletimizin de umutlarının yıkıldığı, Türkiye'de ayrışma, bölünme senaryolarının gündeme geldiği çok zor dönemler geride kalmıştır.
Şimdi Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk asrının en zor sorunu olan terör meselesini çözmek için bir yola çıktık ve önemli bir merhaleyi geride bıraktık. İnşallah en kısa süre içerisinde tamamıyla terörün geride kaldığı, buradaki hatıraların, buradaki birikimlerin, müktesebatın sadece bizim için tarihsel bir hafıza niteliği taşıdığı günlere ulaşacağız.
Artık Cumhuriyet tarihimizin ilk asrının en önemli sorununu çözmek için başladığımız bu süreç önümüze yeni bir sorumluluk getiriyor. Nasıl bu en büyük sorunsa, bu sorunun çözülmesi de Cumhuriyetimizin ikinci asrının en büyük projesidir.
Bu büyük projede şimdiye kadar emeği geçen herkesi yürekten, canıgönülden tebrik ediyorum.
Değerli arkadaşlarım, değerli misafirler, saygıdeğer hocalarım; konuşmamı iki bölüme ayıracağım. Birinci bölümde önümüze koyduğumuz ve bugüne kadar getirdiğimiz bu model, Türkiye modeli adını verdiğimiz bir modeldir. Dünyadaki bütün çatışma çözümü örneklerinden ciddi şekilde ayrışan ve bir akademisyen olarak, başından itibaren meselenin içinde olan birisi olarak söylüyorum; bundan sonra da dünyanın birçok üniversitesinde çatışma çözümleri alanında ders olarak okutulacak bir süreci yönetiyoruz.
Bu süreç Türkiye modelidir ve bu modelin birkaç temel özelliğini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Altı tane temel özelliği var. Bunlardan birincisi, biz bu yola giderken, başlarken kendi birikimimize, değerlerimize, ülkenin siyasi birikimine, devletin tecrübesine ve hepsinden önemlisi de toplumsal dayanışmamıza güvenerek yola çıktık.
Yani Türkiye modeli dediğimiz bu modelin birinci alametifarikası, millî bir model olmasıdır. Başka başkentlerde pişirilen bir yemeği önümüze koyarak onunla Türkiye'nin önüne bir gündem getirilmesi, başka başkentlerin bu konuyla ilgili ne düşündükleri inanın ki hiçbir şekilde bizim için mevzubahis olmadı.
Dolayısıyla kendi birikimlerimiz üzerinde başlatmış olduğumuz bu husus, öncelikle Türkiye'nin bizzat kendisine güvenmesinin somut bir sonucudur ve bu bize fevkalade güçlü bir başlangıç nasip etmiştir.
İkinci alametifarikası, siyasetin dar kalıpları içerisine hapsedilecek bir ya da birkaç partinin siyasi projesi olarak gündeme getirilebilecek bir mesele değildir. Bu, öncelikle 86 milyonumuzun her bir ferdini ilgilendiren, siyaset üstü demiyorum, o lafı sevmiyorum ama bizzat dar parti siyasetinin dışında olan bir konudur. Bu özelliğiyle de Türkiye'nin millî bir meselesi olarak yer almıştır.
Bu ana kadar da bütün siyasi partilere, sürece başından beri destek veren bütün toplumsal kesimlere buradan bir kez daha teşekkürü borç biliyorum. Burada hiçbir grup bunu bir siyasi argüman olarak kullanmamış, hiçbir siyasetin tartışma meselesi haline getirmemiştir.
Bu sürece destek verenler, sürecin nasıl başarıya ulaşması mümkündür sorusundan yola çıkarak müktesebatında ne varsa onu ortaya koymaya çalışmışlardır. Onun için bu sürecin, Türkiye modelinin ikinci önemli özelliği, dar siyasi parti kalıpları içerisinde düşünülerek yol alınan bir süreç asla olmamasıdır.
Üçüncü önemli meselemiz ise dünyadaki bütün çatışma çözümlerinde mutlaka bir üçüncü göz vardır. Yani diyelim ki İngiltere'de bir örgüt ile İngiliz hükümeti arasında müzakereler devam ederken başka ülkeler üçüncü bir göz olarak kontrol eden, murakabe eden bir güç olarak bulunmuş ya da bazı bölgelerde de sivil toplum kuruluşları ve uluslararası kuruluşlar üçüncü bir göz olarak bu süreçlere dahil olmuştur.
Bu bizim sürecimizin, Türkiye modelinin alametifarikası ise bizde bir üçüncü göz yoktur. Birinci göz de üçüncü göz de bizzat milletin kendisidir, Türkiye Büyük Millet Meclisidir.
Bu sürecin bir başka alametifarikası ise sürecin başından itibaren açık, şeffaf ve gerçekten bütün müzakerelerin halkın gözü önünde cereyan etmiş olmasıdır. Bunu sağlamak için Türkiye Büyük Millet Meclisinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, toplumumuzun hemen hemen her kesiminden çok farklı grupları bir araya getirmiş, bu konuda fikri olan herkesin fikrini Meclis çatısı altında söylemesine gayret gösterilmiştir.
Çünkü biliyoruz ki demokrasinin en büyük gücü, en aykırı fikirlerin bile ortak bir zeminde tartışılabilmesidir.
Türkiye modeli bu çerçevede başından itibaren müzakereci demokrasinin en güçlü örneği olarak ortaya çıkmıştır ve Allah'ın izniyle de geldiğimiz noktada büyük bir mesafe kat edilmiştir. Burada herkesin sözüne saygı duymak, bu konuda emek veren herkesin emeğine saygı duymak prensibiyle hareket ettik ve bunun da çok şükür sonuçlarını güçlü bir şekilde aldık.
Türkiye modeli adını verdiğimiz bu modelin beşinci önemli özelliği, alametifarikası, iç huzurumuzu komşularımızın selametinden ayrı tutmamaktır. Yani bu bölgede barışın, huzurun, sükûnetin ve selametin sağlanabilmesi için bölgedeki bütün halkların huzur ve refah içerisinde yaşaması en önemli önceliğimiz olarak gündeme gelmiştir.
Bunun için başından itibaren ısrarla bir konuyu gündeme getirdik: Terörsüz Türkiye, aynı zamanda terörsüz bir bölgenin tahkim edilmesi, kurulması demektir.
Bu çerçevede bizim dile getirdiğimiz bu hususlar bölge ülkelerimizde de dikkate alındı. Suriye ve Irak başta olmak üzere komşu ülkelerimizde hem silahsızlanma hem de bölge huzurunun sağlanması konusunda kalıcı adımların atılmaya başlandığını sevinerek görüyoruz.
İnşallah ümit ediyoruz ki en nihayetinde bu işler bittiğinde bu bölge halklarının tamamı, Türkler, Kürtler, Araplar, Sünniler, Aleviler, Şiiler, Müslümanlar, gayrimüslimler; herkes huzur ve güven içerisinde yaşayacak, herkes barış ve selamet içerisinde olacaktır.
Dolayısıyla kendi iç huzurumuzu Irak'ın, Suriye'nin ya da diğer bölge ülkelerinin huzurundan ayrı görmedik. Birlikte ortak bir geleceğe gidebilmek için hep birlikte terörsüz Türkiye ve terörsüz bölgenin inşa edilmesini fevkalade önemsedik.
Bu sürecin önemli alametifarikalarından bir diğeri, altıncısı ise ülkemizdeki farklılıkları bir zenginlik vesilesi olarak telakki etmektir. En başta söylediğimiz, "Türk'ün gururu, Kürt'ün onurunu esas almayan hiçbir gelişme bu ülkede sonuç elde edemez." Burada fevkalade tutarlı bir şekilde devam ettik ve bugün geldiğimiz noktada da diyoruz ki Türk'ün istikbali de Kürt'ün istikbali de birbirine aittir ve her iki halk ülkemizin bölünmez bir bütünü olarak varlığını sürdürecektir.
Bu çerçevede bunu sadece bir söylem olarak değil, siyasi ajandamızın merkezine koyarak aramızdaki farklılıkları bir ayrıştırma vesilesi değil, tarihten gelen ve bugün de fevkalade ciddi bir zenginliğimiz olan bir birikimimiz olduğunu bilerek yolumuza devam ettik. İnşallah bu temel altı özelliğiyle ve daha birçok özelliğiyle birlikte Türkiye'ye özgü olan, bize has geliştirilen bu modelin başarıyla sonuca ulaşacağına, model olarak uluslararası literatürde de yerini alacağına canıgönülden inanıyorum.
Birinci sorumuz buydu: Türkiye modeli nedir? İkinci olarak üzerinde duracağım mesele ise daha evvel bu konuyla ilgili birçok kez Türkiye'de yöneticiler birtakım teşebbüslerde bulunmasına rağmen ne yazık ki 50 yıllık süre içerisinde bu konuda müspet bir sonuç elde edilememiştir.
Rahmetli Erbakan'ın bu konuyla ilgili adımlar attığını ama sonuç alınamadığını gayet iyi hatırlıyoruz. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanımızın 2013-2014 döneminde başbakan iken gerçekleştirdiği fevkalade olumlu teşebbüsler... Geçmişi karıştırıp onları konuşmak istemiyorum ama o zaman Türkiye'yi yönetenler nasıl bu sorunu çözmek istediyse Türkiye'nin içerisinde ve dışında bazı odaklar da bu sorunun çözülmemesi için gayret sarf ettiler.
Biraz daha açık söyleyeyim: Terör baronları ve savaş baronları, Türkiye'nin terörle ayaklarına pranga vurmak istedikleri için bu sorunun çözülmesine müsaade etmediler. Çözülmesi yolunda atılan adımlarda da fevkalade büyük sıkıntılar yaşandı.
Rahmetli Özal'ın ve diğerlerinin o dönemde attıkları adımlarda nelerle karşılaştıklarını bilen birisi olarak bunu sadece parantez içerisinde bir mesele olarak gündeminize getiriyorum.
O zamanlar yapılamayanlar nasıl oldu da şimdi yapılabildi? Yine burada da birçok konu var ama müsaade ederseniz burada da altı önemli konunun altını çizmek isterim.
Bunlardan birincisi, devlet aklıyla millet vicdanı buluştu. Bazen devlet aklı başka hareket eder, milletin vicdanı başka istikamette hareket eder. İlk sefer bu konuda, bu konunun çözülmesi noktasında devletin aklıyla milletin vicdanı buluştu.
Milletin vicdanından neyi kast ediyoruz? Müsaade ederseniz bu süreçte yaşadığım iki örneği sizlerle paylaşmak istiyorum. Bunlardan birisi, Meclisteki komisyon çalışmaları sırasında bir gazi arkadaşımız, gazi derneklerini temsil eden bir arkadaşımız, Meclisteki tören salonunda yaptığımız toplantıda görüşlerini ifade etti.
Gözünü çıkarıp, gösterdi. "Ben felce yerde terörle mücadele ederken çatışmada gözümü kaybettim. En sevdiğim arkadaşım kucağında şehit oldu. Ama bu memlekette bir daha anneler ağlamasın, bir daha bu ülkenin insanları ölmesin, bir daha şehitler vermeyelim, gazilerimiz olmasın, bedel ödemeyelim diye ben bu sürece sonuna kadar destek veriyorum, sonuna kadar yanınızdayım." dedi.
Millet vicdanı budur. Kendisi bedel ödemiş olmasına rağmen başkalarının bedel ödemesine razı olmadığı için bunları söylüyor.
Yine iki üç hafta evvel Konya Selçuk Üniversitesi'nin açılış töreninden sonra akşam yaptığımız sivil toplum kuruluşları toplantılarında örnek olarak Gabar'daki geçen sene, 2025 yazında Gabar'daki petrol çıkarma törenlerinden bahsettim. Daha birkaç sene öncesine kadar hiçbir sivil vatandaşın giremediği Gabar'da şu anda 85 bin varili aşkın günlük petrol üretimi yaptığımızı ve tören dolayısıyla yüzlerce, binlerce insanın şenlik içerisinde bir araya geldiğini anlattım.
Toplantıdan sonra bir arkadaşımız geldi, ayağını uzattı. Ayağının altında protez var. Pantolonunu sıyırınca gördük. "Ben," dedi, "o bahsettiğiniz Gabar'da mayına bastım ve gazi oldum. İstiyorum ki artık bir daha o dağlar, o ovalar, o şehirler terörün kol gezdiği yerler olmasın.
Kimse gazi olmasın, kimse şehit olmasın, kimse canından olmasın." İşte millet vicdanı dediğim şey budur.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Siyaset
Yayın: 06 Kasım 2026 08:51 · Kaynak: hibya.com, urfadabugun.com