Habermetrik
← Ana Sayfa
Giresun 15 Ekim 2026 21:15
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

O Zaman Görelim Gerçek Kalibrenizi!

O Zaman Görelim Gerçek Kalibrenizi!
Görsel kaynağı: yesilgiresun.com.tr

Üniversite öğrencilerinin arasında kader kurbanı olanlar çoktur… Dört yıllık bir okulu 7-8 sene boyunca çabaladığı halde çeşitli sebeplerle bitiremeyenler vardır… Baktığınızda, kiminin mazereti ekonomik, kiminin sağlık, kimininki de deprem gibi felaketlerdir… Gerek af yasaları ile yeniden kayıt yaptıran, gerekse tek ders yüzünden okuldan atılma aşamasına gelen bu öğrencilere karşı ben genelde pozitif bir tutum sergilerim… Mesela bazen, girecekleri o tek ders sınavında soruları da onların sormasını isterim!... Dersin konusuyla ilgili kendi hazırladıkları soruların altına kendi cevaplarını yazarlar… Mağduriyetleri de böylece giderilmiş olur… Şimdi bu gerçek başarıyı ölçen bir sınav mıdır derseniz; elbette değildir… Fakat mağduriyetten kurtardığım bu öğrenci, o sınavı bir başarı göstergesi gibi kullanmaya kalkarsa ne olacak? “Merhametten maraz doğar” misali, bu durumda ortaya çıkan yanlışın kaynağı haline gelmiş olmaz mıyım? Demek istediğim, her sınav sınav değildir!... Ve her başarı da başarı değildir!... İnsan, en çok kazandığını sandığı zaman kaybeder… Hele eline para, makam ve siyasi güç geçmişse… Başarı cetvelini kendi çizen, soruları kendisi hazırlayan, cevap anahtarını da cebinde taşıyan birinin sınavdan kaldığını anlaması hayli zordur! Şu günlerde böyle bir imtihan yaşıyoruz sanki… Sorular, güya herkesin bildiği yerden… Ahlak, adalet, merhamet, vicdan ve kul hakkından… Ne var ki kimileri, bütün soruları yanlış cevapladığı hâlde kendisini sınıf birincisi sanıyor! Kur'an-ı Kerim'de, “Hanginizin daha güzel iş yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur.” buyrulur. (Mülk, 67/2) Dikkat edin; daha çok para kazanmak, daha yüksek makama çıkmak, daha lüks yaşamak falan değil… Daha güzel iş yapmak! Bizim bazı muhteremler ise konuyu yanlış anlamışlar… Sınav kâğıdında, vicdanın yerine servet, adaletin yerine sadakat, tevazuun yerine gösteriş yazıyorlar!... Sonra da sonuç belgesini kendileri düzenleyip kendilerine pekâlâ geçer not veriyorlar! Peki, ne oldu da dün kanaatkârlığı öğütleyenlerin bir kısmı bugün lüksün, ihtişamın ve sınırsız tüketimin gönüllü müşterisi hâline geldi? Ne oldu da tevazu kürsülerinden konuşanlar, kendilerini ayrıcalıklı hayatların protokolünde buldu? Ne oldu da bir zamanlar israfı eleştirenler, gösterişin en pahalı markalarını birer başarı nişanesi gibi sergilemeye başladı? Eskiden insanın ne kadar malı olduğundan çok, malın insanda ne kadar yer tuttuğu sorulurdu. Şimdi ise insanın karakterinden önce otomobilinin markası, evinin manzarası, saatinin fiyatı konuşuluyor… Demek ki bazıları dünyayı bir imtihan salonu değil, ömür boyu kalacakları bir VIP locası sanmaya başlamış!... İşin daha düşündürücü tarafı; dünya malına düşkünlük, tüketim tutkusu ve konfor arayışı artık sadece seküler çevrelere ait bir olgu olmaktan çıktı… Günümüz insanı, dini referanslarla konuşup hayatını bütünüyle tüketim hırsına göre düzenleyebiliyor… Dilinde kanaat, zihninde servet; sözünde tevazu, davranışında kibir taşıyabiliyor!... Üstelik bunun için dinini terk etmesi de gerekmiyor... Bazen dinî kavramlar bile ihtiraslarına güzel bir ambalaj olabiliyor! Mesela alkolsüz şampanya… Elbette alkolsüz bir içeceği tercih etmekte başlı başına bir sorun yok. Mesele, şampanyanın alkolünü çıkarıp gösterişini muhafaza etmekte! İçki yok ama kadeh tokuşturmanın bütün ihtişamı var... Haramdan kaçınma iddiası da var ama lüksün teşhiri, servetin yarıştırılması, kimin daha pahalı yaşadığının ilan edilmesi de bütün hızıyla sürüyor. Öte yandan, mahremiyetin ölçüsünü kıyafetle sınırlayıp hayatın geri kalanını sosyal medyada teşhir etmek de başlı başına bir çelişki değil mi? Örtünmede marka yarıştırmak, lüks çantalar, pahalı tatiller, beğeni sayısı artırma çabaları şunu gösteriyor ki; biz “görünmemek” değil, “görünmek” istiyoruz… Görünürlük üzerinden değer kazanmak istiyoruz!… Eğlencenin biçimini değiştirip ihtişamını, israfını ve ölçüsüzlüğünü aynen koruyorsak, burada bir durup düşünmek gerekmez mi? Asıl imtihan, insanın eline güç geçtiğinde başlar... Muhalefetteyken adalet isteyen, iktidara gelince kendisine yakın olanların kusurlarına mazeret bulan; dün torpile itiraz ederken bugün kendi yakınına ayrıcalık isteyen; liyakat diye meydanlarda konuşup atama zamanı sadakati öne çıkaran bir anlayış, hangi sınavın hangi sorusunu doğru cevaplamış olabilir? Yanlışa götüren yolun son eşiği, insanın elindeki gücü kendi hakkı sanmasıdır!... O güç önce küçük imtiyazlarla kişiyi iştahlandırır… Sonra o büyük haram lokmayı ona yedirir!... Dindarlığı “temsil etmeyle” dindarlığın “ahlakını yaşama” arasındaki mesafe çok açıldı!... Adalet, dostlarımız söz konusu olduğunda esneyen, rakiplerimiz söz konusu olduğunda sertleşen bir kavrama dönüşmesin… Hz. Ömer'e atfedilen yönetim ve adalet anlayışının merkezinde dokunulmaz olmak değil, daha fazla sorumluluk taşımak vardır… Lord Acton'ın meşhur uyarısı ile sadede geleyim: “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.” Kazandığımız servet, yükseldiğimiz makam ve çevremizde biriken kalabalıklara bakıp aldanmayalım… Onlardan aldığımız alkışlar yanıltıcı olabilir… Eğer hayatın bir sınav olduğuna inanıyorsanız; bırakın, soruları siz değil, karşınızdakiler sorsun!

Kaynaklar: yesilgiresun.com.tr
Haber metni ve görseller yesilgiresun.com.tr sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Eğitim · Bölge: Giresun
Yayın: 15 Ekim 2026 21:15 · Kaynak: yesilgiresun.com.tr
Kaynağı Oku ↗
Paylaş: X WhatsApp