Habermetrik
← Ana Sayfa
Siirt/şirvan 03 Kasım 2026 21:59
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Eylem Ata: “Edebi beklentiyi karşılamayan iç dökmelerimizin günlüklerimizde kalmasında bir sakınca yok”

Eylem Ata: “Edebi beklentiyi karşılamayan iç dökmelerimizin günlüklerimizde kalmasında bir sakınca yok”
⏱️ 9 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş

Şirvan Erciyes: Öncelikle “33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali”nde senaryo dalında aldığınız jüri özel ödülünden dolayı kutlamak isterim. Uzak Değil kitabından “Kaçak Elektrik” adlı öyküyü okumuştum, bu vesileyle yeniden okudum ve film halini de merak ettim. Senaryoyu yazarken öyküde değişiklikler yaptınız mı? Senaryo sürecinde bahseder misiniz?

Eylem Ata: Yeni bir fikirle senaryo yazmaya koyulsaydık belki zorlanmazdık. Ya da daha az zorlanırdık. Hazır bir öyküyü senaryoya uyarlamak epey güç oldu. İlk versiyon -draft diyorlar- öyküden epey uzaklaştı. İmge ve metaforlar kayboldu.

Rüyalar ve dumanlı-flu sahneler görünmez oldu. Neredeyse ola y örgüsünden ibaret bir hal aldı. Senaryo ortağım Eyüp Tan’la memnuniyetsizliğimi paylaştım. Yazma sürecine ara verip senaryoyu bekletmeye karar verdik. Bir süre sonra Eyüp ikinci draftı yazıp yolladı.

İlk versiyonda kaybolan imgeleri yerleştirebileceğimiz sahneler açmıştı. Ben de üzerinden geçtim. Böylelikle imgesel yük taşıyan kedileri ve duvar lekelerini eklemiş olduk. Son turda sabitlenmiş anlamlar yerine olasılıklara imkân açabilecek sahnelere yoğunlaştık. Senaryomuz ödül alınca sevindik tabii ama üzerinde hâlâ çalışıyoruz.

Genel d e yaşadığınız coğrafyanın insanlarını ve sorunlarını ele alıyorsunuz. Öykülerinizde kadın, çocuk ve genç karakterler ağırlıklı. Edebiyatın işlevi kadim tartışmalardan biridir, bu tartışmaya girme niyetiyle değil ancak edebiyat aracılığıyla dezavantajlı grupların sorunlarına dikkat çekmek gibi bir arzu da var mı yazma nedenleriniz arasında?

Sanırım var ama kendime neden belirlersem ya da görev olarak önüme koyarsam yazdıklarımın edebiyatın dışına düşeceği endişesi de var. Burada şöyle ince bir hat söz konusu; yazdığım şey kendiliğinden dezavantajlı gruplar, katmanlardaki kadınlar ya da toplumsal olaylardan etkilenmiş çocuklar-gençler hakkında olmalı.

Belli bir niyetle tuşlara basmak ile yan yana gelen sözcüklerin kendiliğinden ürettiği anlam yakın olsa da estetik fark kaçılmazdır. Edebiyat estetik kaygı güder, değil mi?

Bu endişe ancak şöyle yatışabilir; dezavantajlılar, ötekileştirilenler, zorlananlar ya da kimliği yok sayılanlar hayatımızda gerçekten yer kaplıyorsa, günlük yaşamda temas ediyor, dayanışıyor hatta aynı deneyimi paylaşıyorsak zaten edebiyatımıza sızacaklardır. Yazdıklarımıza kendiliğinden dolanacaklardır. Doğallıkla akışta, atmosferde ve karakterin psikolojisinde görüneceklerdir.

Ejderhaların çığlığı sinema ve edebiyat aracılığıyla gerçeklik kazanırken, yaşadığımız ülkede bazı kesimlerin çığlığı yok sayılarak talepleri görmezden geliniyor. Hatta özgürlükleri ellerinden alınıyor. Kitabınıza ad verirken bu çelişkiye mi dikkat çekmek istediniz?

Ejderha Çığlığı’ndaki öyküleri dosya olarak yayına hazırlarken Diyarbakır’ın bir köyünde sekiz yaşında bir çocuk, Narin Güran katledildi. Cansız bedeni günlerce suda bekledi. Gülistan Doku üç yıldır kayıptı. Onu Munzur Nehri’nde arıyorlardı.

Rojin Kabaiş Van Gölü sahilinde ölü olarak bulundu. Ve daha nice kadın… Çocukluğumdan beri kafamı kurcalayan, bir tas su verilmeyen, Hazar Gölü’nün dibinde yattığı söylenen gelin…

O sıralarda Judit Butler’in Kırılgan Hayat’ını okuyordum. Kimi hayatların ve ölümlerin örtük kamusal söylemle değersizleştirildiğine dikkat çekiyordu. Yası tutulamayanlar korosundan bahsediyordu. Ben de o koronun çığlığını duyar gibi oluyordum.

Çığlıklar vardı ama bedenler yoktu ya da suya gömülüydü. Hepsi birden, bütün katledilmiş bedenler, ejderha gibi, ejderha kadar kocaman… Ejderha Çığlığı, bir bakıma yası tutulamayanlar korosu.

Ejderha Çığlığı birbiriyle ilişkili öykülerden oluşuyor. Doğrudan bağlantılı öyküler değiller, ancak farklı biçimlerde birbirine temas eden ya da teğet geçen insanların öyküleri, roman bile olurmuş bu öykülerden.

Uzak Değil yayımlandıktan sonra, hayatı da edebiyatı da ilişkisel görmeye-anlamaya olanak veren kuram okumalarına yöneldiğim bir dönem geçirdim. Çağdaş filozoflardan Donna Haraway’ın Başka Yer adlı kitabının bu görme-anlama biçiminde önemli rolü var.

Her birimiz diğerlerinin edim ve eylemlerinden bir şekilde etkileniyoruz. Bazen o etkiyle yön değiştiriyoruz ya da hızlanıyoruz. Bazen yavaşlıyor hatta duruyoruz. Birbirine değip geçen bilyeler misali.

Yanımda Kal’ı yazarken karakter bağlantılarını daha sıkı örmek istemiştim. Aynı görü orada da aktifti ama değip geçme yerine dolaşık bir ağ vardı aklımda. Yer altında ağaç köklerinin birbirine dolanması gibi düşünmüştüm.

Ejderha Çığlığı’nda teğet geçme ya da değerek geçmeyi denedim. Öyküler komşuluk ve yan yanalık üzerinden ilerlediği için bu biçim gözüme içerikle uyumlu göründü.

İlk öykü diğer öykülere açılan bir kapı adeta. Tek gözlüler, iki gözlüler ve üçüncü gözü açılanlar diyorsunuz? Kimler tek gözlü sizce ve üçüncü göz nasıl açılır?

Üçüncü göze, kalp gözü diyorum. Ön varsayımlarla hareket ettiğimiz her durumda tek gözlü haldeyiz. Olayları sadece görünen yüzüyle anlayıp yorumlamaya çalıştığımızda iki gözlü sayılırız. Sonuçları nedensellik ilkesiyle okumak ve grift anlamları çıkarsamak için üçüncü göz gerek.

Üçüncü gözün açılması için yavaşlık, dikkat, duyarlılık ve düşünsel çaba lazım. İçinde bulunduğumuz çağ hem hız hem kabalık çağı. Önümüzden görüntüler, görseller ve içerikler durmadan geçip gidiyor. Üzerine düşünmeye fırsat bulamadan.

Narin olayı mesela. Bir anda aile ve köy hakkında yalan-yanlış bilgi bombardımanı altında kalmadık mı? Dikkat etmedik, bize sunulanla yetindik. Hemen aileyle ilgili olumsuz yargıya vardık. Mahkemeden önce kamusal kanaat oluştu, toplumsal yargılama yapıldı.

“Günlerden Salı”, “Günlerden Çarşamba”, “Günlerden Perşembe” peş peşe üç öykü ve birbirine akraba. Üçü de barındırdığı detaylarla çok sahici; iyi bir gözlemci olduğunuz düşündürür nitelikte. Bakmak, görmek ve algılamak birbirinden farklı şeyler, siz üçünün karışımından bir anlatı inşa etmişsiniz. Etrafınıza karşı hep dikkatli miydiniz? Yazmak bu dikkatinizi keskinleştirdi mi?

Sahicilik, karakterlerimle ortak deneyimin içinden gelmekle ilgili olabilir. Etrafı iyi gözlemek, yakından bakmak bir öykücünün olmazsa olmazı. Ama kanımca yetmez. Kazı da yapmak gerek. Kendi içine doğru yol almak. Bu şu anlama gelmiyor; kendinizi anlattığınız her şey edebiyat olup kamuya açılabilir.

O noktada edebiyatın estetik dediğimiz özgün beklentileri devreye giriyor. Edebi beklentiyi karşılamayan iç dökmelerimizin günlüklerimizde kalmasında bir sakınca yok.

Sahicilik, karakterlerin ruhsallığının boyutlanmasıyla pekişir. İçsel çatışmaları, kararsızlıkları ya da kararlarına etki eden unsurlar yeterince temellendiğinde karakter can bulup sahici hale gelebilir. Karakterleri görünebilecek en fazla yönüyle ortaya koymayı önemsiyorum.

Zaafları, aşırılıkları ve defoları dahil. Nereden başlayıp nereye varmak istedikleri kadar yolu nasıl yürüdükleri de böylelikle açığa çıkıyor.

Ev içlerine dair verdiğiniz detaylar oldukça dikkat çekici. Duvarda asılı bir fotoğraf, evdeki herhangi bir eşya kısacık bir cümlede geçerken sayfalara sığabilecek çağrışımları beraberinde getiriyor. Bütün evlerin birbirine benzediği günümüzde, yaşanılan mekanlara ruh veren eşyalar da ölüyor mu? Çevrenizde yazdığınız gibi evler var mı?

Evlere ruh veren eşyalar ve detaylar kendine has olmaktan çıkalı çok oldu. Kişilere has detaylar da öyle ve kentlere has mimariler de. Herkes standart saç, kaş ve dudakla birbirine benzerken evler ve kentler de özgünlüğünü yitirdi.

Oysa yanağımızdaki bize ait leke kıymetlidir. Yaşla gelen çizgiler güzeldir. Evimizdeki fabrikasyon objedense imge yüklü tablolar miras niteliğindedir. Çağrışımı ancak onlar yapabilir. Hafızası yok edilerek turistik mekâna indirgenen kentler birbirinin aynısıdır. Rezidanslarda kapı komşuluk var mı?

Çevremde yazdığım gibi mahalleler, evler, gençler ve kadınlar kısmen var. Bütün bu benzeşimlere rağmen tek tük olsa da hâlâ varlar. Bir kısmı da hafızamdan bulup çıkardıklarım veya gözümü kapatarak kurguladıklarım.

“Süt Bardağı” yazmak üzerine bir öykü. Boş bir sayfanın başında oturan yazardan kelimeler kaçıyor, yazar da bu durumu kabızlığa benzetiyor. Sonra bu tıkanıklığı aşmak için gördüklerini yazmaya başlıyor ancak yine de bağırsaklarını boşaltmasına yetmiyor. Bu benzetmeleri oldukça iddialı buldum. Eylem Ata da öykü karakteri gibi mi düşünüyor?

Bu benzetmenin iddiasını dosyamı yayımlamadan önce okuyan bir öğretmen arkadaşım da belirtmişti. Bir süre üzerine düşündüm. Değişikliğe gitmek zor olmazdı ama tam olarak yazmaya çalışan o kadının zihninden gelen metaforu değiştirmek karakterin belki de sizin yukarıda belirlediğiniz sahiciliğini zedeleyecekti. Kimi zaman karakter iddiasını dayatır. Bunu da böyle kabul ettim, bilerek değiştirmedim.

Eylem Ata olarak yazma tıkanıklığını benzetecek olsam zihni bağırsağa benzetir miyim; büyük ihtimalle evet. “Süt Bardağı”nı yazdığım günler için, evet, diyorum. Sanırım o sırada öykü karakteri gibi düşünüyordum. Daha sonra başka şekilde düşündüm. Ve daha sonra da başka şekilde düşünme ihtimalim yüksek.

Yazan herkes her türlü beğeni ve eleştiriyle karşılaşabilir. Tuhaf ve abartılı tepkilere de sıkça rastlıyoruz. Örneğin, yayınevinin yaptığı bir alıntı yüzünden yazarlar linç edilebiliyor. Kitabı okumamış yüzlerce insan görüş bildiriyor.

Bu ortamda sağlıklı bir eleştiri mümkün mü? Övgü ya da eleştiriler karşısında tutumunuz nedir?

Ortamla kastettiğiniz şey sosyal medya olsa gerek. Birebir atmosferler bana daha içten geliyor. İnsanlar sosyal medyada kendilerine persona kuruyorlar. Çoğunda o persona ile gerçek kişilik arasındaki mesafe fazla açık. Kabalık etmek sorun değil, kabalık etmemek gibi bir dertleri yok.

Ama zaten kültür eleştirisi yapmakla sağa sola sataşıp laf atmak arasındaki fark apaçık belli oluyor. Yani sağlıklı eleştiri, diyalektik kuvveti olan ve argüman üretebilen her zihin için bence hep mümkündür.

Övgü ya da eleştiriler karşısında kendimden serin olmayı bekliyorum. Övgüler büyüklenmeme vesile olmasın. Eleştiriler gözden kaçırdıklarımı fark etmemi sağlasın.

Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni bir dosya var mı? Öykücüler, iki üç kitaptan sonra, romana yöneliyor genelde. Sizin de böyle bir niyetiniz var mı?

Yeni değil ama bir romanım var. Dokuz yıl önce, ilk kitabım Boşlukta Büyüyen yayımlandıktan sonra başlamıştım. Öykü kitaplarım yayımlandıkça romana dönüyor her seferinde tekrar çalışıyorum. Birkaç kez baştan yazdım. Her karakteri ayrı ayrı etraflandırmak istiyorum, hiçbirinin sadece ötekini görünür kılmak için tasarlanmış olmasını istemiyorum.

Bu da bütün karakterlerin geçmişlerini bilmeyi ve zihinlerine girmeyi gerektiriyor. Dolayısıyla değişim eğrilerini ve dönüm noktalarını takip etmek zaman alıyor. Yanı sıra anlattığım döneme ve kişilere verdiğim kıymetten ötürü içime sinecek rafine bir metin ortaya koymaya çabalıyorum. Sanatsal bağlamın oturduğuna ikna olduğumda yayımlayacağım.

Kategoriler Söyleşi Zorba Kültür Okur – Yazar Buluşmaları’nın konuğu Dilek Karaaslan İrem Seval Öcal: "Geçmişte yaşadıklarımızdan aldığımız dersler bizi geleceğe yönlendirebilir" Mansur Ayık: "Toplumsal çürümeye karşı bir yüzleşme romanı yazmak istedim." Cemal Süreya, Tomris Uyar, Edip Cansever ve Turgut Uyar ile bir açıkoturum Sibel K. Türker: "Hikâyeler ölümlü ama doğurgandır" Elif Ünal: "Şiddet o kadar normalleştirildi adeta görünmez oldu" İlk Adımlar: Hediye Demet Akan | Hande Emekçi Yorum yapın Yanıtı iptal et Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: edebiyathaber.net
Haber metni ve görseller edebiyathaber.net sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Kültür-Sanat · Bölge: Siirt/şirvan
Yayın: 03 Kasım 2026 21:59 · Kaynak: edebiyathaber.net
Kaynağı Oku ↗