Fransa’nın Cumhuriyetle Bitmeyen Hesaplaşması
İtiraz kültürü demokratik bir güç. Asıl mesele, direnişi uygulanabilir reformlara dönüştürebilmek.
Bastille’in basılmasından Sarı Yeleklilere, çiftçilerin traktörlerinden ulaşım grevlerine kadar protesto, Fransız kamusal hayatında hayli belirgin bir yer tutuyor. Geçim kaynaklarını savunmanın, otoriteyi sorgulamanın ve devletle pazarlık etmenin yollarından biri.
Fransa, diğer demokrasiler için hem ilham kaynağı hem de uyarı niteliğinde. İktidarı sorgulayabilen bir toplum önemli bir güce sahip. Anlaşmazlıklarını çözmek için tekrar tekrar günlük hayatın aksamasına ihtiyaç duyan bir siyasi sistemin ise sorunu var.
Bunları Fransa’ya derinden bağlı biri olarak yazıyorum. Yılın birkaç ayını Nice’deki evimde geçiriyorum. Çocuklarım anaokulundan itibaren Fransız eğitim sisteminde yetişti. Diplomasi, iş dünyası ve günlük hayat sayesinde Fransa’nın düşünsel canlılığını, kültürel zenginliğini ve tartışma konusundaki olağanüstü yeteneğini yakından tanıdım.
Ancak bir ülkeyi sevmek, onu sorgulamaya engel olmamalı.
Birden çok Fransa, tartışmayı seven tek cumhuriyet
Charles de Gaulle’e atfedilen meşhur bir söz vardır:
“246 çeşit peynirin bulunduğu bir ülkeyi nasıl yönetebilirsiniz?”
Bu nükteli soru, Fransa’nın bitmeyen açmazını özetliyor: Güçlü bir merkezi devlet ile farklılıklarına sıkı sıkıya bağlı bir toplum nasıl uzlaştırılabilir?
Tek bir Fransa, tek tip bir Fransız yok. Paris ile Strasbourg’un, Nice ile Perpignan’ın, Chablis ile Marsilya’nın, Honfleur ile Lille’in tarihleri, aksanları, siyasi eğilimleri ve yaşam biçimleri farklı. Alsace’ın Orta Avrupa etkileriyle Akdeniz kıyılarının alışkanlıkları arasında belirgin bir mesafe var.
Bütün bu farklılıkların içinden geçen ortak bir damar ise otoriteyi sorgulama isteği. Fransızlar, liderlerinden kararlılıkla yönetmelerini beklerken onların kararlarına her aşamada itiraz etme hakkını da saklı tutuyor.
Fransız eğitimi, en iyi örneklerinde, öğrencilere bir görüş geliştirmeyi, varsayımları sorgulamayı ve kendi düşüncelerini savunmayı öğretiyor. Bu alışkanlıklar iş hayatına, diplomasiye ve kişisel ilişkilere taşınıyor. Uzlaşma kendiliğinden oluşmuyor.
Bir Fransız dostum yıllar önce gülümseyerek şöyle demişti:
“Biz 1789 Devrimi’ni henüz tamamlamadık. Hâlâ devrim hâlindeyiz.”
Bu söz, ulusal bir çatışma merakından daha fazlasını anlatıyor. Fransa, otoriteyi kimin, kimin adına ve hangi sınırlar içinde kullanacağı konusunda süregelen bir tartışmanın içinde.
Fransa’nın siyasi tarihi parlamento salonlarında olduğu kadar meydanlarda da şekillendi: 1789, 1830, 1848, Paris Komünü, Mayıs 1968 ve Sarı Yelekliler.
Bugünün çiftçileri farklı bir ekonomik ve siyasi dünyada yaşıyor. Ancak protestolarında tanıdık bir baskı kurma anlayışı var. Tarımın toplam istihdam içindeki payı küçük. Ülkenin dikkatini üzerine çekme kapasitesi ise çok daha büyük.
Traktörler otoyolları ve şehir girişlerini kapatabiliyor. Saman, gübre ve tarımsal atıklar, ekonomik şikâyetleri bakanların kolayca görmezden gelemeyeceği görüntülere dönüştürüyor.
Ulaşım çalışanlarının da bir anlaşmazlığın etkisini kendi işyerlerinin çok ötesine taşıma gücü bulunuyor. Fransa sürekli grevde olan bir ülke değil; kesintilerin yoğunluğu dönemden döneme değişiyor. Yine de küçük ama örgütlü gruplar, hükümeti yeniden müzakere masasına oturtacak maliyetler yaratabiliyor.
Bu kapasite, demokrasi açısından rahatsız edici bir soruyu beraberinde getiriyor. Günlük hayatın aksatılması, ihmal edilmiş kesimlerin seslerini duyurmasını sağlayabilir. Aynı zamanda hayatı durdurabilecek konumda olanlara sayılarıyla orantısız bir etki de kazandırabilir.
Böylece sokak, gücün eşitsiz dağıldığı ikinci bir müzakere meclisine dönüşüyor. Yol kapatamayan veya bir hizmeti durduramayan kesimler, sorunları ne kadar ağır olursa olsun aynı ilgiyi çekmekte zorlanabiliyor.
Fransa’nın devrimci geçmişi, tablonun yalnızca bir bölümünü açıklıyor. Merkeziyetçi devlet yapısı da çatışmacı siyasetin oluşmasına katkıda bulunuyor.
Cumhurbaşkanlığı güçlü. İdari yapı geniş. Paris, ulusal karar alma süreçlerinin merkezinde bulunuyor.
Böyle bir sistem, büyük bir otoriteyle politika oluşturabilir. Toplumun bu politikaları benimsemesini sağlamak ise ayrı bir mesele.
Vatandaşlar, kendilerine danışılmadan önce kararların çoktan verildiğine inanıyorsa protesto, süreci yeniden açmanın yoluna dönüşüyor. Hükümet, harekete geçmek için hukuki yetkiye sahip olduğu hâlde kararlarını sorunsuz uygulayabilecek toplumsal güveni bulamayabiliyor.
Dolayısıyla Fransa’nın çelişkisi kültürel olduğu kadar kurumsal: Güçlü bir devletin karşısında, devletin güçlü olmasını yeterince doğru karar vereceğinin güvencesi saymayan bir toplum var.
Merkeziyetçilik, aşmaya çalıştığı direnci pekiştirebiliyor. Kararlar Paris’ten tepeden iniyor gibi algılandıkça, hayatı aksatarak Paris’i dinlemeye zorlama eğilimi büyüyor. Her çatışma, bir sonrakini teşvik ediyor.
Bakanlar için taviz vermek zayıflık gibi görünebiliyor. Protestocular için uzlaşmak teslimiyet sayılabiliyor. Bu iki tutum arasında müzakere alanı daralıyor.
Gençler açısından bu tartışmalar giderek ekonomik düzenin verdiği sözlerin inandırıcılığıyla ilgili hâle geliyor.
Eğitim ve emek; güvenceli işe, bir eve ve bağımsız bir hayata giden yolu açmalı. Bu yol zorlaştığında, hayal kırıklığı günlük geçim maliyetlerinin ötesine geçiyor.
Düzenli bir çalışma hayatı kuramayan bir mezunu veya ev sahibi olamayan genç bir aileyi, ülkenin uluslararası itibarı üzerine yapılan açıklamalarla teselli etmek kolay değil.
Kimlik, göç, ayrımcılık ve siyasi temsil meseleleri de bu tabloya yeni katmanlar ekliyor. Bütün bu şikâyetleri tek bir açıklamaya indirgememek gerekiyor. Her protestoyu ortak bir hareketin parçası saymak da doğru olmaz.
Farklı hoşnutsuzlukları birbirine bağlayan unsur, yerleşik kurumların etkili biçimde çözüm üretip üretemeyeceğine ilişkin kuşku.
Sosyal medya, harekete geçmeyi hızlandırıyor ve en çarpıcı görüntülerin etkisini büyütüyor. Kalıcı temsil yapıları oluşturmakta, uzlaşma sağlamakta ve gösterilerin ardından gelen sabırlı çalışmayı sürdürmekte ise çok daha az etkili.
Bir hareket, taleplerini netleştirmeden görünürlük kazanabiliyor. Hükümet de karşısında, adına müzakere edebilecek bir muhatabı bulunmayan öfkeli bir toplumsal kesim bulabiliyor.
Protesto ile şiddet arasındaki ayrım açık tutulmalı.
Barışçıl gösteri demokratik bir hak. Yağma, kundaklama ve insanlara saldırmak değil. Yıkım, itiraz edilen politikalar üzerinde pek az etkisi bulunan insanların geçim kaynaklarına zarar verebiliyor.
Aynı şekilde, devletin kamu düzenini koruma görevi de güç kullanımında ölçülülüğü ve hesap verebilirliği gerektiriyor. Barışçıl göstericilere düşman gibi davranılması, yönetmeyi zorlaştıran güvensizliği daha da derinleştiriyor.
Demokratik otorite, hem kamu güvenliğini hem de meşru itirazı koruyabilme yeteneğine dayanıyor. Bunlardan birinin diğerini ortadan kaldırmasına izin vermek cumhuriyeti zayıflatıyor.
Bu anlayış; polis ve protestocular kadar siyasi liderlerden de sorumlu davranış bekliyor. Her anlaşmazlığı bir varoluş mücadelesi gibi sunan dil, somut çözümlere ulaşmayı zorlaştırıyor.
Kategori: Trafik
Yayın: 22 Ekim 2026 21:31 · Kaynak: 10haber.net