Mekke Paktı'nın asıl gücü savaşmak değil, caydırmak
Mekke Paktı'nın ilan edilmesinin üzerinden henüz iki ay geçmeden, anlaşmanın ne kadar etkili olduğu tartışılmaya başlandı. Suudi Arabistan'ın saldırıya uğramasının ardından ortak bir askeri karşılık verilmemesi, bazı çevrelerde paktın kâğıt üzerinde kaldığı yorumlarına yol açtı. Oysa burada daha temel bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor. Bir kolektif savunma mekanizmasının operasyonel kapasite kazanması, ittifaka dahil ülkelerin her kriz anında askeri güç kullanacağı anlamına gelmez. Asıl hedef, askeri kapasiteyi gerektiğinde kullanabilecek bir seviyeye getirerek karşı tarafın saldırı kararını daha baştan engellemektir. Başka bir ifadeyle Mekke Paktı'nın başarısı ne kadar savaştığıyla değil ne kadar savaşmadan sonuç alabildiğiyle ölçülmelidir. Bu açıdan bakıldığında son gelişmeler önem taşıyor. Suudi Arabistan'ın karşı karşıya kaldığı tehditler nedeniyle Türkiye ve Pakistan'ın Riyad'a destek vereceğinin açıklanması, paktın siyasi bir deklarasyon olmaktan çıkıp somut bir güvenlik mekanizmasına dönüşmeye başladığını gösteriyor. Kritik altyapıların, petrol tesislerinin, rafinerilerin ve enerji hatlarının korunması gündemin ön sıralarında bulunuyor. Hava savunma sistemleri, insansız hava araçlarına karşı savunma kapasitesi ve kritik tesislerin korunması gibi alanlarda yapılacak işbirliği, bu mekanizmanın ilk somut kapasitesini oluşturabilir. Burada amaç saldırıya saldırıyla cevap vermek olmayabilir. Daha önemli olan, Suudi Arabistan'a yönelik herhangi bir saldırının başarı ihtimalini düşürmek ve saldırganın maliyet hesabını değiştirmektir. Caydırıcılık tam olarak burada devreye girer. Yemen ilk sınav Mekke Paktı'nın ilk ciddi sınavı ise Yemen'de yaşanıyor. Suudi Arabistan'ın desteklediği Yemen güçlerinin Husilere karşı başlattığı operasyon, paktın bölgesel güvenlik denklemine nasıl yansıyacağını göstermesi açısından önem taşıyor. Ancak burada da dikkatli olmak gerekiyor. Mekke Paktı'nı doğrudan Yemen'deki askeri operasyonun arkasındaki mekanizma olarak görmek için henüz yeterli veri bulunmuyor. Asıl mesele, Yemen'deki gelişmelerin paktın gelecekteki yönünü belirleyebilecek olmasıdır. Eğer Mekke Paktı Suudi Arabistan'a yönelik tehditleri azaltabilecek, Yemen kaynaklı saldırı kapasitesini sınırlayabilecek ve tarafları daha kontrollü bir güvenlik ortamına taşıyabilecek bir caydırıcılık oluşturursa önemli bir sonuç ortaya çıkmış olacaktır. Bunun için mutlaka geniş çaplı bir askeri müdahale gerekmiyor. Hatta paktın uzun vadeli başarısı açısından daha doğru olan, askeri kapasitenin sürekli kullanılmasından çok, bu kapasitenin kullanılmasına gerek bırakmayacak bir denge yaratılmasıdır. Bu noktada Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı da önem kazanıyor. Yemen'deki güvenlik sorunu artık Suudi Arabistan topraklarıyla sınırlı değil. Kızıldeniz'deki deniz taşımacılığının güvenliği, enerji akışları ve küresel ticaret açısından doğrudan sonuçlar üretiyor. Dolayısıyla Mekke Paktı'nın geleceği, zaman içerisinde Kızıldeniz güvenliğiyle daha fazla ilişkilendirilebilir. İran'a karşı değil, güvenlik dengesi için Burada özellikle İran konusunda dikkatli bir dil kullanmak gerekiyor. Meseleyi mezhep çatışması üzerinden okumak, bölgedeki gerçek güç ilişkilerini açıklamak açısından yetersiz kalır. Sorun Şii veya Sünni kimliği değildir. Asıl mesele, İran devletinin bölgesel güvenlik denkleminde doğrudan ve vekil aktörler üzerinden kullandığı güç kapasitesidir. Mekke Paktı'nın İran karşıtı bir mezhep ittifakı görüntüsüne dönüşmesi ise bölgedeki güvenlik sorunlarını daha da karmaşık hale getirebilir. Türkiye'nin burada özel bir sorumluluğu bulunuyor. Ankara'nın Riyad'la savunma işbirliğini geliştirmesi anlaşılabilir bir stratejik tercihtir. Fakat Türkiye'nin bu işbirliğinin İran'ı doğrudan hedef alan bir askeri blok görüntüsüne dönüşmesine izin vermemesi gerekir. Türkiye açısından en doğru yaklaşım, caydırıcılığı güçlendiren, bölgesel istikrarı destekleyen ve gerektiğinde krizleri yönetebilecek bir mekanizma içinde yer almaktır. Türkiye'nin kendisini doğrudan İran'la karşı karşıya getirecek bir güvenlik mimarisinin parçası haline gelmesi ise farklı sonuçlar doğurabilir. ABD'nin değişen rolü Bütün bu gelişmeleri ABD'nin Ortadoğu politikası dışında değerlendirmek de mümkün değil. Vaşhington uzun süredir bölgedeki askeri yükünü azaltmanın yollarını arıyor. Trump yönetiminin yaklaşımı bu eğilimi daha görünür hale getirdi. ABD'nin Körfez'in güvenliğini tamamen terk etmesi beklenmemeli. Ancak Washington'ın bölge ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlenmesini istediği açık. Bu açıdan bakıldığında Mekke Paktı farklı bir anlam kazanıyor. ABD, Körfez'in güvenlik yükünün bir bölümünü bölgesel aktörlere, özellikle Türkiye ve Pakistan gibi askeri kapasitesi bulunan ülkelere devretmeye çalışıyor olabilir. Bunu kesinleşmiş bir Amerikan planı olarak değil, mevcut gelişmelerden çıkarılabilecek stratejik bir sonuç olarak değerlendirmek daha doğru. Türkiye açısından bunun hem fırsatları hem de riskleri var. Fırsat, Türkiye'nin Körfez'den Kızıldeniz'e uzanan geniş bir güvenlik denkleminde daha fazla ağırlık kazanmasıdır. Risk ise Türkiye'nin bölgesel güvenlik sağlayıcısı rolü üzerinden farklı çatışmaların içine çekilmesidir. Bu nedenle Ankara'nın pakt içindeki rolü dikkatle tanımlanmalıdır. Türkiye'nin askeri kapasitesi bir caydırıcılık unsuru olarak kullanılabilir. Fakat bu kapasitenin hangi koşullarda, hangi tehditlere karşı ve hangi siyasi karar mekanizmalarıyla kullanılacağı açık biçimde belirlenmelidir. Mekke Paktı'nın geleceğini de aslında bu denge belirleyecek. Pakt başarılı olursa bunun göstergesi yeni savaşlara girmesi olmayacaktır. Suudi Arabistan'ın güvenliğinin sağlanması, Yemen kaynaklı tehditlerin azaltılması, Kızıldeniz ve Babülmendep'teki deniz trafiğinin güvence altına alınması ve bölgesel aktörlerin saldırı yerine caydırıcılığa dayalı bir güvenlik anlayışına yönelmesi daha önemli göstergeler olacaktır. Eğer bu gerçekleşirse Mekke Paktı, Ortadoğu'da yeni bir savaş ittifakı olmaktan farklı bir anlam kazanabilir. Bölgenin güvenlik yükünün giderek bölgesel aktörler arasında paylaşılması ve ABD'nin doğrudan askeri varlığına duyulan ihtiyacın kısmen azalması, Ortadoğu'nun önümüzdeki dönemdeki en önemli dönüşümlerinden biri olabilir. Türkiye ise bu dönüşümün içinde yer alırken kendi stratejik özerkliğini korumak zorunda. Çünkü mesele artık Mekke Paktı'nın savaşıp savaşmayacağı değildir. Asıl mesele, savaşmadan caydırabilecek bir güç oluşturup oluşturamayacağıdır. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir. mekke paktı MEKKE ANLAŞMASI Dr. Osman Gazi Kandemir Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı Dr.

Kategori: Siyaset
Yayın: 07 Ekim 2026 05:07 · Kaynak: indyturk.com