Abidin Dino’nun çorum-mecitözü Sürgünü
- Günün birinde Anadolu'nun ücra bir köşesinde bulur insan kendini
- Demiryolunun henüz ulaşmadığı, rüzgârın sert estiği, bozkırın yoksullukla sınandığı ama insanının gönlü zengin olan bir yöredir
Günün birinde Anadolu'nun ücra bir köşesinde bulur insan kendini. Demiryolunun henüz ulaşmadığı, rüzgârın sert estiği, bozkırın yoksullukla sınandığı ama insanının gönlü zengin olan bir yöredir. Türk resim ve edebiyat dünyasının bilinen ismi Abidin Dino, ömrünün son yıllarında Paris’te France Culture radyosundaki söyleşisinde bu toprakları anarken, sadece şahsi bir sürgün hatırasını anlatmaz; bu kadim toprakların derinliklerinde saklı duran o insanlık değerlerini de tarihin hafızasına not düşer.
Her şey, 1941 yılının o kasvetli ve puslu İstanbul günlerinde başlar. Emniyetin İkinci Şube Şefi, namı diğer "Parmaksız Hamdi", muktedir olmanın hırçınlığı ve alaycı üslubuyla elini havaya kaldırarak kararını açıklar: "Mecitözü'ne ikamete memursunuz!" Genç aydın Abidin, haritada yerini dahi kestiremediği bu meçhul kasabayı sormaya yeltendiğinde, "Görürsünüz efendim, görürsünüz..." yanıtını alır.
İkinci Abdülhamid döneminin tımar dağıtan paşalarını andıran bu buyurgan edasıyla Parmaksız Hamdi, bir sanatçıyı sürgüne yollayarak cezalandırdığını sanmaktadır. Oysa bürokrasinin bu soğuk yüzü, farkında olmadan Abidin Dino’yu Anadolu’nun samimi ve gerçek insanlık yüzüyle buluşturacak tarihsel bir vesileye dönüşür.
Sansaryan Han’ın karanlık ve dar hücrelerinden çıkarılıp Haydarpaşa Garı’na sürülen o ilk yolculuk karesi, aslında dönemin toplumsal ve siyasal panoramasının bir özetidir. Yanlarında işçi sınıfının bilgelerinden Boz Mehmet ve dönemin cesur kalemlerinden Nudiye Hüseyin ile birlikte bir meçhule doğru yola düşerler.
Ellere takılan ise sıradan bir kelepçe değil; dönemin "müzelik" icadı sayılabilecek, iki başparmağı sırt sırta kilitleyen, heykelsi ama meşakkatli demir makinelerdir. Tren Çerikli istasyonunda durduğunda, aniden bastıran bozkır sağanağında yarı yıkık bir Selçuklu hanına sığınırlar.
Aç pirelerin taarruzu, sivrisinekler ve başparmak kelepçesi nin getirdiği çaresizlikle geçen o zifiri gece, adeta kötü bir tiyatro dekorunu andırmaktadır. Ancak Abidin Dino’nun sanatsal dehası, çekilen eziyeti mizaha, coğrafi sefaleti ise derin bir insanlık anlatısına dönüştürmekte gecikmez.
Ertesi gün Çorum yaylasına adım atıldığında coğrafya dilini değiştirmeye başlar. Dino’nun benzetmesiyle "barut mu kükürt mü koktuğu anlaşılamayan" bu taşlık ve kadim topraklar, sanki neolitik çağdan beri ressamın şuuraltında yer etmiş gibidir.
Çorum Saat Kulesi’nin heybetli gölgesinde soluklanılır; Veli Paşa Hanı’nın ahşap dokusu ve Ali Paşa Hamamı’nın sıcak sularında yol yorgunluğu alınır. Valilik binasında ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu ile kucaklaşılır. Ancak kentin sürprizleri bununla sınırlı değildir; Çorum Valisi de henüz bir yıl önce İstanbul Emniyet Müdürü olan, iktidar dengelerinde hışma uğrayıp buraya sürülmüş tanıdık bir simadır.
Kaderin tecellisine bakın ki, hapse atan ile hapse atılan aynı kentin sokaklarında kader ortağı olmuştur. Karakoldaki yazıcı jandarma ise Tophane’de vaktiyle resmini çizdiği eski bir dost çıkar. O gece karakola düşen Çingene düğünü kafilesiyle sabaha kadar süren şenlik, devletin asık ve otoriter yüzünü Anadolu’nun neşeli ritmiyle dağıtır.
Ve nihayet açık bir kamyon kasasında varılan Mecitözü... Oteli dahi bulunmayan, sıtmanın bünyeleri titrettiği ve boğma rakının barut gibi genzi yaktığı Şükrü’nün kahvesi. Kahveci Şükrü ile Kasap Şükrü’nün "Ne parası, ayıp ediyorsun bre sürgün Ağa!" diyerek kapılarını ve ocaklarını hiç tereddütsüz açması, bu topraklara sinmiş kadim bir kültürün tezahürüdür.
Kasap Şükrü’nün Erzurumlu, mumya gibi kuru ama yüreği şefkat dolu anasının hazırladığı kerevetli odada çekilen huzurlu uyku, cezanın mahiyet değiştirdiği andır. Çünkü Mecitözü halkının gözünde "ikamete memur" edilmek bir ayıplama veya suç değil; vaktiyle Hüseyin Cahit’ lerin de taşıdığı, aydın olmanın getirdiği saygıdeğer bir " pâyedir ".
Sürgünlüğün üçüncü günü ahşap kapının çalınmasıyla yaşananlar ise bu hikâyenin taçlandığı andır. Avluda çizmeli adamlarıyla bekleyen Piroğlu Halil, bölgenin Alevi-Kızılbaş önderidir. Gösterilen o kusursuz hürmet, saray adabını aratmayan zarafet ve sofra ikramı; muktedirlerin fermanlarına karşı Anadolu’nun geliştirdiği bin yıllık sivil, vicdani ve insani dayanışmanın ta kendisidir.
Siyasi hırslar, tepeden inen buyruklar ve baskılar gelir geçer; fakat Anadolu, toprağın altında sessizce akıp giden kendi töresiyle, hoşgörüsüyle ve sevgisiyle varlığını daima korur. Hacı Bayram Veli’nin "Yeryüzü etim benim / Akan sulardır kanım" dediği o evrensel kavrayış, Mecitözü’nün mütevazı bir odasında bir ressam ile bir gönül erini aynı felsefede birleştirir.
Abidin Dino’nun kaleminden çıkan bu kısa anılar, okuyucuda acı bir hüzün değil, iç ısıtan tatlı bir tebessüm bırakırken; Mecitözü’nün örfü, adeti, gelenekleri ve cömert insanları da abartısız bir zarafetle ölümsüzleşir.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Kültür-Sanat · Bölge: çorum/Mecitözü
Yayın: 26 Ekim 2026 15:54 · Kaynak: antalyasonhaber.com