Vali Kutlu Aktaş’ın Evine Sığındım: Bir Gazetecinin Unutamadığı O Gece
Bazen bir haberin bedeli, insanın canından duyduğu korkudur. Bazen de bir kapı açılır; korkuyla titreyen yüreğiniz, hiç ummadığınız bir sofrada yeniden huzur bulur. Ben o gün, Malatya Valisi Sayın Kutlu Aktaş’ın kapısını çaldım. Çünkü artık gidecek başka bir yerim kalmamıştı.
1984 yılında Günaydın Gazetesi ve haftalık Özden Gazetesi deneyimlerinin ardından, 1996 yılında yayın hayatına başlayan Sabah Gazetesi’nin Malatya temsilcisi oldum. Sabah Gazetesi’nin temsilciğini yapıyordum…
Sabah Gazetesi’nde henüz yeniydim. Yaklaşık bir buçuk yıldır bu görevdeydim. Genç sayılabilecek bir gazetecilik dönemindeydim ama mesleğin mutfağında çoktan ter dökmeye başlamıştım.
O yıllarda Sabah Gazetesi, hükümete yönelik sert eleştirileri ve ses getiren haberleriyle gündemdeydi. Gazetenin Malatya’da da ciddi bir okuyucu kitlesi vardı. Gazeteyi satın alanların yanı sıra çay ocaklarında, kahvehanelerde, esnaf dükkânlarında aynı gazeteyi elden ele okuyanlar da vardı. Bir gazetenin etkisini anlamak için yalnızca kaç adet sattığına değil, kaç kişinin gündemine girdiğine de bakmak gerekirdi.
Fakat o günlerde öğrendiğim bir gerçek vardı: Gazetecilikte bazen bir haber gazeteye girer, ama asıl hikâye o haber yayımlandıktan sonra başlar.
Sabah Gazetesi’nin yanı sıra Yeni Malatya Gazetesi’ne de haber yazıyordum. Gazeteye sık sık uğrar, meslektaşlarımla görüşürdüm.
Bir gün yine haberlerimin peşindeyken Yeni Malatya Gazetesi’nden Ali Aladağ aradı.
Sesindeki ciddiyet, sıradan bir telefon konuşması yapmadığımızı hemen anlamama yetmişti.
“Remzi, sakın Yeni Malatya Gazetesi’ne gelme,” dedi.
Ali Aladağ anlatmaya başladı. Birkaç kişi otomobille gelmiş, beni sormuştu. Üstelik otomobildeki kişilerin silahlı olduklarını söylemişti. Beni bulurlarsa vuracaklarını düşünüyordu.
O an içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim.
Çünkü kimin, neden böyle bir arayış içinde olabileceğini az çok tahmin ediyordum. Yazdığım haber, bazı kişileri rahatsız etmişti. Haber ses getirmiş, dikkatleri üzerine çekmişti. Ancak gazetecilik görevimi yaparken birilerinin beni öldürmek isteyebileceği ihtimaliyle karşı karşıya kalacağımı düşünmemiştim.
Dörtyolda Kılıçdaroğlu İş Merkezi’nde Sabah Gazetesi için kullandığım özel bürom vardı. Artık oraya da rahatça gidemiyordum.
Çarşıda dolaşıyor, bazen tenha yerlerde vakit geçiriyor, bir yandan da ne yapacağımı düşünüyordum. İnsan böyle zamanlarda çevresindeki herkese başka bir gözle bakıyor. Yanından geçen bir otomobil, uzaktan gelen bir ses, beklenmedik bir hareket… Her şey insanın aklına bin türlü ihtimal getiriyor.
Eğer o kişiler evimize gelir, beni sorar, annem de silahlı insanları görürse ne olurdu? Ya korkudan fenalaşırsa? Ya kalbi bu heyecana dayanamazsa?
Kendi canımdan endişe ediyordum elbette. Ben de insandım. Benim de korkularım, sevdiklerim, yaşamak için sebeplerim vardı. Ama annemin başına bir şey gelmesi ihtimali, bütün korkularımın önüne geçmişti.
“Remzi, şimdi ne yapacaksın? Kime gideceksin? Kimin kapısını çalacaksın?”
Bir süre düşündüm. Sonunda aklıma bir isim geldi: Malatya Valisi Sayın Kutlu Aktaş.
O dönemde valilik konağında tadilat yapılıyordu. Bu nedenle Sayın Kutlu Aktaş ve eşi merhum Tülay Aktaş Hanımefendi, valilik binasının arkasındaki Özel İdareye ait dört katlı binanın dördüncü katında geçici olarak ikamet ediyorlardı. Binanın girişinde nöbet tutan polis memurları vardı.
Kendi kendime, “En iyisi Sayın Valimizin yanına gideyim. Başka çarem kalmadı,” dedim.
Binaya vardığımda girişteki polis memuruna yaklaştım.
Ben de hiç uzatmadan, “İyi, ben hanımefendiyle görüşeceğim,” dedim.
Merdivenleri çıkıp kapının önüne geldiğimde kapıyı merhum Tülay Aktaş Hanımefendi açtı.
İnsanlara yaklaşımındaki sıcaklığı, yüzündeki tebessümü unutmadım.
Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.
Kapıyı açınca bana her zamanki samimiyetiyle seslendi:
“Abla,” dedim, “beni öldürecekler! Vuracaklar beni. Ben de buraya geldim. Vali Bey’i bekleyeceğim.”
Bir gazetecinin, devletin valilik makamında görev yapan bir ismin evine sığınmak zorunda kalması kolay anlatılacak bir şey değildi. Ama o an benim için mesele makam, protokol, mesafe değildi. Ben korkmuştum. Kendimi güvende hissetmek istiyordum.
“Kim vuracak? Kim ne yapacak? Hele içeri gel, otur bakalım,” dedi.
İçeri girdim. Bana çay ikram etti. Biraz olsun sakinleşmemi sağlamaya çalıştı.
Ama insanın aklına bir korku düştü mü, önüne konulan çayın sıcaklığını bile hissedemiyor bazen. Benim aklım hâlâ dışarıdaydı. Acaba beni arayanlar nerelerdeydi? Evime giderler miydi? Annem ne yapardı?
Yaklaşık yarım saat sonra Sayın Kutlu Aktaş geldi.
Beni görünce yüzünde bir tebessüm belirdi.
“Çocuğu korkutmuşlar. Vuracaklarmış diye korkmuş, buraya geldi.”
Sayın Valimiz bana baktı. Ardından gülümseyerek konuştu:
“Kim vuracak Remzi seni? Seni vurdurtur muyuz hiç? Hele gel, sofraya otur. Yemeğimizi yiyelim, sonra konuşuruz.”
Belki dışarıdan bakıldığında sıradan bir teselli sözü gibi görülebilirdi. Ama o an benim için çok şey ifade ediyordu. Bir süredir korkuyla dolaşan, nereye gideceğini bilemeyen bir gazeteciye, kendisini yalnız hissetmemesi gerektiğini anlatıyordu.
Sayın Valimizin davetiyle sofraya oturdum.
Ama gelin görün ki lokmalar boğazımdan geçmiyordu. Önümde yemek vardı, fakat aklımda annem, evim ve başıma gelebilecekler…
Kategori: Siyaset · Bölge: Malatya/Akçadağ
Yayın: 18 Ekim 2026 19:37 · Kaynak: malatyaflashaber.com