Modanın rengi Siyah Beyaz
- Beşiktaş şampiyon olur mu onu bilemem ama renklerinin (siyah-beyaz) bu yılın modasına hakim olacağı (olduğu) aşikar
- Bilmediğim arazide at koşturmak beni biraz heyecanlandırıyor
Beşiktaş şampiyon olur mu onu bilemem ama renklerinin (siyah-beyaz) bu yılın modasına hakim olacağı (olduğu) aşikar! Bu ilk “moda” yazım! Bilmediğim arazide at koşturmak beni biraz heyecanlandırıyor. Bakalım becerebilecek miyim?
Eğer hatam olursa şimdiden bağışlayın, acemiliğime verin. Hadi bakalım, koyulalım yola! Aslında bu yazıda modayı bahane edip, bir dönem hakkında ipuçları da vermeye çalışacağım. Tarihe not düşülsün diye! Geçenlerde, dergi koleksiyonumu karıştırıyordum.
Karşıma birden Marilyn Monroe denen tanrıçanın tam sayfa fotoğrafı çıktı. Dergi ya “Ses” ya da “Hayat”tı. Türkiye’de o zamanlar şöhretin yolu bu iki dergide yer almakla başlardı. Hele bir de “kapak” olduysanız, aşk olsun sizi tutana.
Marilyn’in bu fotoğrafının, başta ben olmak üzere, genç-yaşlı tüm erkek tayfasını baştan çıkarttığından eminim. Ünlü aktrist, New York’ta bir kaldırımdaydı. Tam altında, metronun havalandırma mazgalı vardı. Sıcak hava üflüyordu milyonların ezip geçtiği kaldırıma.
Marilyn, pilili, geniş bir beyaz etek giymişti. Bu dünya güzeli afet, “şanslı” mazgalın üflediği rüzgarın uçuşturduğu eteğini kapatmak için çırpınıp duruyormuş gibi bir poz vermişti. Bu poz, o an tüm dünya erkeklerinin (yapay zeka kuşağı hariç) beyin kıvrımları arasında, bir daha çıkmamak üzere yer etmişti.
Başka bir fotoğrafına baktığımda siyah bir kazak görüyorum. Tanrıça da bu renkleri tercih etmiş. Sade ve şık…Neden bu iki renk? Belki de kumaş imalatçılarının elinde bu renklerden epey kalmıştı! Tüketmek lazımdı. Kim bilir?
Kararı onlar verir! Yılın modasını özetleyelim: Altta, vücudu sarmayan, genişçe pantolon veya pilili bir etek, üstte bolca bir hırka, kazak, gömlek… Alt taraf beyazsa üst siyah, üst beyazsa alt siyah!..Daha ileri gidip, saçını kuzguni siyaha boyatanlar da vardı.
Yazıya gömülmeden önce, bir itirafta bulunacağım: Ben, 3-5 yıldan beri süre gelen tayt modasını daha çok seviyordum. Bir deri inceliğindeki bu daracık giysiler, kadının tüm güzelliğini gözler önüne seriyordu. Bu sular tehlikeli.
En iyisi biz yazıya dönelim! AMERİKAN FİLMLERİNİN GELMESİ 5 YILI BULUYORDU60’lı 70’li yılların ortasıydı. Yani delikanlılığın kapısını yeni çalmıştım. Ortaköy’de oturuyordum. Fakir bir semtti. Kürt işçiler, kömür ve kum işinde, Laz işçiler, çay paketlemede, Türkler ve Rumlar, buldukları her işte, Yahudiler ise sigara fabrikasında çalışıyorlardı.
Yani herkesin bir işi vardı ve yaşam keyifli bir şekilde akıp gidiyordu. O yıllarda Amerikan filmlerinin Türkiye’ye gelmesi 5-10 yılı buluyordu. Yani bütün dünya seyrettikten sonra film önce Beyoğlu’ndaki sinemalara geliyor, birkaç ay sonra da kenar semtlerdeki açıkhava sinemalarında gösterime giriyordu.
Biz Ortaköylü gençler, iskeleye giden yolun başlangıcındaki Selahattin Abi’nin tekel bayisinde veya karşısındaki bilardolu kahvede toplanırdık. Konularımız, futbol maçları ve uyduruk aşk hikayeleri olurdu. Gençliğe yeni başvurmuş sivilceli kızlar ise bir “hula hoop” çılgınlığına yakalanmışlardı.
Hula hoop, plastikten yapılmış, bir çemberdi. Kızlar bunu bellerinde çevirerek twist oynarlardı. Bu dansı en güzel yapanlar, Bebek’teki Robert Koleji’li kızlardı. Onlar, biz kenar semtinin yoksul oğlanlarına pek yüz vermezlerdi!
Zaten bu dans bir kız dansıydı! Bu kızlar, bir yandan bellerini inceltir, bir yandan da dans ederlerdi. Bir taşla iki kuş! Bu yüzden belleri o kadar inceydi ki, iç organlarını karın bölgesine nasıl sığdırdıklarına şaşırırdım.
O günden sağ kalanlara selamımı gönderiyorum. KÖFTECİ AHMET, BEBEK NAZMİ, BİRACI ORHAN, KÖR AGOP…Selahattin Ağabey’in dükkanının kapısındaki bir diğer hararetli tartışma da “West Side Story” yani Batı Yakası’nın Hikayesi adlı film ve müziği idi.
Bu şarkı ve film için, dünya gençliği adeta çıldırıyordu. Batı sinemalarında perdeye düşeli 10 yıl olmuştu. Biz ise hala anlatıp duruyorduk. Sonunda Beyoğlu’ndaki Emek Sineması’na geldi. Bilet kuyruğu, Galatasaray’dan Taksim’e kadar uzadı!..
Karaborsacılara gün doğdu… Filmin öyküsü, bir anda, Köfteci Ahmet, Bebek Nazmi, Biracı Orhan, Kör Agop, Çiçek Pasajı, bütün Amerikan barları, Bop Cafeteria, Atlantik Büfe ve tüm Türkiye’ye düştü! Bütün sokak ve caddeler, parmak şıkırtısı eşliğinde ıslıkla çalınan film müziği ile çınladı.
SOKAK KÖŞELERİNİ GİYENDEN ÖNCE DÖNEN PAÇALARBurada biz yeniyetme erkeklerin de modası hakkında birkaç söz edelim bari… Örneğin, İspanyol paça pantolonlar! Paçalar sokak köşelerini giyinenden önce dönerlerdi. Ayakkabılar, yandan lastikli siyah botlardı.
Beatles topluluğundan esinlenilmişti bu ayakkabılar için!.. Gömleklerin yakası göğüs hizasına kadar uzuyor, rengarenk çiçekli kumaşlardan yapılıyordu. Gömleğin esin perileri ise, Hippilerdi. Necip Bey Biryantini, yarım limon suyu ile katılaştırılıp, ütü ile düzleştirilmiş saçları unutmayalım lütfen!..
Başka bir tehlike de gömleğinize “Goralı Sandviç”in sosunun veya sosislinin salçasının damlamasıydı. Böyle bir kaza, tüm cakanızı sıfırlayabilirdi! Özendirmeyelim diye sigaraları ve sakızları saymıyorum. Ve de Coca Kola…ÜNLÜ KABADAYI ARAP NASRİŞimdi “Zurnanın zırt dediği” yerdeyiz.
O kadar lafı neden ettiğimi açıklamam lazım: Aslında benim derdim, kadın modası değildi. ‘Beyaz Jean’e aklımı takmıştım. Alabros tarzı saç traşı olmuş erkeklerin o muhteşem pantolonla filmlerde attıkları hava, beni bir kaya gibi ortadan ikiye çatlatıyordu.
Ayrıca, Robert Kolejde okuyan kız öğrenciler, beyaz jean giyen erkeklere daha sıcak yaklaşıyorlardı!.. O zamanlar Amerikan malları, İstanbul’da, sadece Tophane’deki mağazalarda satılırdı. Ve bu dükkanların haracını da ünlü kabadayı Arap Nasri yerdi.
Burada kısacık bir kabadayı parantezi açmak farz oldu: O günün kabadayısı, bugünün kapkaççısına benzemezlerdi. Robin Hood benzeri yiğit insanlardı. Yani olandan alıp, olmayanlara paylaştırırlardı. Uzatmayalım, gazete yazısı, yoksa romana dönüşecek.
KESMEYE KIYAMADIM PAÇALARI KIVIRDIMBiraz peşin para, biraz veresiye defteri diyerek, yıllardan beri özlemini çektiğim, beyaz kot pantolona sonunda kavuştum. 30 numaralı Aksaray-Ortaköy troleybüsünde, sanki uzaya gidermişçesine heyecanlı ve şendim.
Kesmeye kıyamadığım için, paçaları kıvırdım. Kalçalar tam otursun diye, ev terliklerini arka ceplerime tıktım. Komşum Savaş’tan, ödünç bir siyah gömlek aldım. Dereboyu’ndan Oduncu Ferhat’ın kahvesine doğru yürürken, sanki tüm İstanbul bana bakıyordu.
Dönem hem çok yoksul hem çok keyifli hem anlam doluydu. Ama yazıya burada noktayı koymak zorundayım. Yoksa bizim beyaz pantolon, bir roman kahramanına dönecek!..Şimdilik modanın rengi: Siyah-Beyaz.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Spor · Bölge: Erzurum/Olur
Yayın: 01 Kasım 2026 04:10 · Kaynak: gazetepencere.com