Gece Unutkandır Yazarı Çelenk: Serin’in sadece öldürülmüş bir'kurban', istatistik olarak kalmasını istemedim!
- Yazar, Senarist Zehra Çelenk, Nisan ayında raflarda yerini alan yeni romanı “Gece Unutkandır”da polisiye türünün tüm imkanlarından faydalanarak bir kadın cinayetinin röntgenini çekiyor, hakikatin zihinden zihne nasıl başka türlü algılandığını gözler önüne seriyor Güliz YILDIZ Artı Gerçek - Gece
Yazar, Senarist Zehra Çelenk, Nisan ayında raflarda yerini alan yeni romanı “Gece Unutkandır”da polisiye türünün tüm imkanlarından faydalanarak bir kadın cinayetinin röntgenini çekiyor, hakikatin zihinden zihne nasıl başka türlü algılandığını gözler önüne seriyor Güliz YILDIZ Artı Gerçek - Gece Unutkandır, okura ormanda cesedi bulunan Serin’in hayattan koparılmasının izini sürdürerek, çoklu karakter anlatımları ile okuru insan hafızasının git gelleri arasında dolaştırıyor, zamanın katmanlarından da geçirerek bir hakikat arayışına davet ediyor. Ne katilin kim olduğu, ne cinayetin neden işlendiği, ne de bu cinayetin bilmem kaçıncı kadın cinayeti olduğunun romanı değil Gece Unutkandır.
Yaşam hakkı elinden alınan Serin’in intikamının değil; hakikatinin, varoluşunun peşinden giden bir hikaye... Gerilim ile merak duygusunu her bölümünde diri tutan ve okuru ışıkları yanıp sönen bir labirentin içine çeken Gece Unutkandır, hafızanın derinliklerinde gezinirken, görünenin, olanın ötesine ayna tutuyor.
Serin’in bir cinayet kurbanı değil, insan olarak varoluşunun bir değeri olduğunun altının çizildiği romanda; “Adalet tecelli edecek mi?, hakikat nerede?, katil kim?” ve daha pek çok sorunun cevabına; karakterlerin hayatlarındaki kör noktaları takip ederek, geçmişlerine, bugünlerine gidip gelerek, hafızalarında süzülerek, onlarla iç içe geçerek, koklayarak, tadarak hatta bazen onlarla el ele yürüyerek erişeceksiniz. Ama romanın sonu tahmin ettiğinizden, ulaştığınızı zannettiğiniz cevaplardan çok farklı da olabilir...
Zehra Çelenk ile söyleşimizde, “Gece Unutkandır’ın amaçlarından birinin de anlatılanın tekil ve hayattan kopuk bir olay olmadığını unutturmamak olduğu” söyleminden hareketle romana dair merak ettiklerimizi konuştuk. *Yeni kitabınız Gece Unutkandır, polisiyenin bütün imkânlarından yararlanan, kadın cinayetleri konusunda da derinlikli bir farkındalık çemberi çizen bir roman olarak raflarda yerini aldı. Kadın cinayetleri, adaletin tecellisi, toplumsal sorumluluk açılarından güçlü bir damar taşıyan romanda ortaya çıkan bu toplumsal damarı şekillendirirken nasıl bir yol izlediniz?
Ve okurlardan bu konuda nasıl geri dönüşler aldınız? Polisiye, bence doğası gereği zaten toplumsal bir tür. Bir suçu araştırırken yalnızca nasıl işlendiğine değil, insanların hayatında nasıl yankılandığına, hangi ilişkileri ve kurumları görünür kıldığına da bakıyorsunuz.
“Gece Unutkandır”ı toplumsal farkındalık yaratmak ya da okura belirli bir mesaj vermek amacıyla yazmadım. Genç bir kadının öldürülmesinin doğrudan adalet, sınıf, aile, medya ve toplumsal sorumluluk gibi meseleleri içermesinin yanı sıra karakterlerin hayatlarından ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerden kendiliğinden doğan böyle bir damar oldu.
Özellikle Serin’in sadece öldürülmüş genç bir kadın, bir “kurban”, bir haber başlığı ya da istatistik olarak kalmasını istemedim. Okurun onun hayatını, arzularını, öfkesini ve çelişkilerini de görebilmesini önemsedim. Çünkü kadın cinayetleri üzerine konuşurken, öldürülen kadınların hayatları çoğunlukla ölüm biçimlerinin ve olayın sarsıcı ayrıntılarının arkasında kaybolabiliyor.
Ben Serin’in başına gelenlerden ibaret olmayan, yaşayan bir insan olarak hatırlanmasını istedim. Romanın çoklu anlatıcı yapısı ve cinayetin öncesiyle sonrasını bir araya getiren çizgisel olmayan zaman kurgusu da aynı olayın farklı hayatlarda bıraktığı izleri ve hakikatin herkes tarafından nasıl başka türlü algılandığını göstermeme imkân verdi.
Okurlardan gelen dönüşlerde, romanın temposu ve finalinin yanı sıra karakterlerin katmanlarının, dilin ve Serin’in hikâyesinin bıraktığı duygunun da karşılık bulduğunu görüyorum. Farklı okurların farklı karakterlerle bağ kurması, aynı olayın başka bir yanına dikkat kesilmesi benim için çok değerli oluyor.'EDEBİYATIN ESAS YAPABİLECEĞİ GÖRÜNMEZ KALAN DÜZENİ GÖSTERMEK' *Neredeyse her gün kadın ve çocuk cinayetlerine tanık oluyoruz.
Kadın kırımı (Femicide) boyutuna varan kadın cinayetleri, kamuoyuna çoğu zaman sarsıcı ayrıntılarıyla yansıyor. Sizce gerçekte olup bitenler polisiye edebiyatta nasıl yer buluyor ve nasıl yer bulmalı? “Gece Unutkandır” her şeyden önce bir roman.
Polisiye türünün imkânlarından ve gerilim duygusundan yararlanıyor, okuru sürükleyen bir olay örgüsü kuruyor ama merkezinde gerçek meseleler ve psikolojik katmanları bulunan karakterler yer alıyor. Burada zor bir denge var: Gerçek hayattaki şiddeti sürükleyici bir hikâyenin malzemesine dönüştürürken onun ağırlığını ve derinliğini kaybetmemek, öte yandan romanı da bir teze ya da bildirgeye indirgememek gerekiyor.
Bunu başarıyla yapan pek çok edebiyat ve sinema eseri var. “Gece Unutkandır”ın amaçlarından biri de suçun yarattığı merak ve gerilimi korurken, anlatılanın tekil ve hayattan kopuk bir olay olmadığını unutturmamaktı. Gerçek hayatta olup bitenlerin edebiyatta ve sinemada daha derinlikli biçimde yer bulması gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü hikâyeler gökten zembille inmiyor; en uç ve akıl almaz görünen kurguların bile hayatla bir bağı var. Fakat sürekli daha sıra dışı, daha vahşi ve daha imkânsız suçların peşinden giderken, her gün karşılaştığımız şiddetin arkasındaki çok daha sıradan ve köklü mekanizmaları gözden kaçırabiliyoruz.
Oysa vahşetin kendisi zaten görünür. Edebiyatın esas yapabileceği, onun arkasında işleyen ve çoğu zaman görünmez kalan düzeni göstermek. Bunun için de suçun nasıl işlendiğinin yanı sıra onu oluşturan koşullara ve ilişkilere, sonrasında da yaşayanların hayatında nasıl bir iz bıraktığına, medyanın ve adalet mekanizmalarının nasıl işlediğine bakmak gerekiyor.
Öldürülen kadını ya da çocuğu yalnızca olay örgüsünü harekete geçiren bir bedene ve nedene indirgemeden, hayatını ve çevresindeki insanları da anlatmak, farklı bakış açılarına yer açmak önemli. Polisiye edebiyatın gerçeklikle en güçlü bağını da burada kurabileceğini düşünüyorum.'ROMANDA FARKLI KADINLIK HALLERİ VAR' *Romanda Hale, Serin, Özlem, Serra, Melis ve Esra gibi oldukça katmanlı kadın karakterler öne çıkıyor.
Bu karakterleri oluştururken günümüz kadınlarının yaşadığı hangi sorun ve deneyimlerden yola çıktınız? Edebiyatta ve sinemada kadın karakterlerin daha incelikli, katmanlı ve güçlü biçimde ele alınmasını önemsiyorum. Güçlü kadın karakter derken de yalnızca her koşulda ayakta kalan, hep doğru kararlar veren, “örnek” kadınlardan söz etmiyorum.
Zaafları, arzuları, öfkeleri, yanılgıları ve çelişkileriyle gerçek insanlardan bahsediyorum. “Gece Unutkandır”da hikâyenin doğal akışı içinde kadın karakterler ağırlıklı bir yer edindi. Onların hayatları ve seçimleri üzerinden bugünün kadınlık deneyimine ait farklı temalar kendiliğinden romana girdi.
Örneğin Hale üzerinden erken yaşta anne olmayı, annelikle kendini gerçekleştirme arzusu arasında kalmayı ve anneliğe eşlik eden ağır suçluluk duygusunu düşündüm. Serin’de ise günümüz ergenlerinin kendilerini tanımlama ve önceki kuşaklardan ayrışma çabalarını, dijital dünyanın sunduğu özgürlüklerle taşıdığı tehlikeler arasındaki gerilimi ele aldım.
Anne-kız ve baba-kız ilişkilerinin bir genç kadının kimliğini nasıl biçimlendirdiği de bu karakterin önemli katmanlarından biriydi. Serra’yı ise edebiyatta ve ekranda çoğu zaman erkek karakterlere bırakılan aklı, bilimi ve teknik uzmanlığı taşırken aynı zamanda renkleri, yaraları ve kapalı kapıları olan bir kadın olarak kurdum.
Melis’te sosyal medya çağında kimlik inşasını, görünürlük arzusunu, sınıf atlama hayalini ve genç kadınların bedenleri üzerinden kendilerine bir gelecek kurmaya yöneltildikleri dünyayı, yargılamadan ve gri alanlarını koruyarak anlatmak istedim. Esra üzerinden ise manipülatif bir erkekle kurulan ilişkinin bir kadının benlik algısını nasıl aşındırabildiğine, susmanın, görmezden gelmenin ve karşındaki insanı değiştirebileceğine inanmanın kadınların hayatında nasıl bir tahribat yaratabildiğine baktım.
Dolayısıyla romanda annelikten aşka, tutkudan tehlikeye, yalnızlıktan dayanışmaya uzanan farklı kadınlık hâlleri var. Bunları karakterlerin hayatlarının ve hikâyenin izin verdiği ölçüde, birbirine karışan deneyimler olarak anlatmaya çalıştım. *“Serin’e katilini bulacağıma söz verdim” diyen Komiser Garip Vedat soruşturma boyunca pek çok toplumsal, idari baskı ve müdahaleyle karşılaşıyor.
Pes etmiyor, teslim olmuyor. Faili bulmaktan öte bir anlayışla hakikatin peşini asla bırakmıyor. Kadın cinayetleri noktasında günümüzdeki adli, politik süreç ve durumlara bakınca, Vedat’ı yaratırken günümüz Türkiye’sinde var olabilecek bir komiseri mi, yoksa aynı zamanda olması gerekene dair bir ihtimali mi düşünüyordunuz?
Vedat’ı ütopik ya da ideal bir kahraman olarak düşünmedim. Aksine, olabildiğince yaşayan, yaralı ve çelişkileri olan bir insan olarak kurmak istedim. Çok gelişmiş koku duyusu gibi onu başkalarından ayıran güçlü bir özelliği var; sezgileri ve hafızası da kuvvetli.
Ama Vedat, her şeyi bilen, tek başına çözen, “kendi sesine âşık” bir klasik erkek kahraman değil. Kendi geçmişiyle, yaptığı ve yapamadığı şeylerle yüzleşen; bununla da adaletin kendisine düşen kısmını yerine getirerek, yani işini olabildiğince iyi yaparak baş etmeye çalışan biri.
Komiser Vedat’ın adalet arayışı, gücünden olduğu kadar yarasından da besleniyor aslında. Serin’e verdiği sözün peşini bırakmaması mesleki kararlılığının yanında, kendi hayatında eksik bıraktığı, zamanında müdahale edemediği şeylerle de ilgili.
Fakat bunu büyük sözlerle ya da gösterişli kahramanlıklarla yapmıyor. Elinden geleni yapan, karşısına çıkan engellere rağmen dikkatini ve vicdanını kaybetmemeye çalışan bir insan. Böyle bir komiserin günümüz Türkiye’sinde var olabileceğini tabii düşünüyorum.
Vedat’ı tek bir kişiden yola çıkarak yaratmadım; hayatın farklı yerlerinde karşılaştığım insanların izleri var onda. Vakayı da tek başına değil, ekibinin emeği ve yardımıyla; kendi sezgisi, hafızası, gelişmiş koku duyusu ve adalete bağlılığıyla çözüyor.
Dolayısıyla Vedat benim için “olması gereken” soyut bir figürden çok, yaraları ve sınırlarıyla var olması mümkün bir insan. ERİL EGO, ‘MANSPLAINING’E GÖNDERME Mİ VAR? *Cinayet bürodan Özlem ile Taylan… Bu iki karakter ile iş hayatındaki eril egoyu çok çıplak bir şekilde yansıtıyorsunuz.
Komiser Vedat’ın, Taylan’a karşı, Özlem’in dedektiflik yetilerini fark ederek ona el vermesiyle, eril zihniyete bir gönderme sezinledim… Yersiz mi yerli bir sezinti mi? Bu sezinti kesinlikle yersiz değil. Özlem ile Taylan arasındaki çatışmayı aslında yalnızca kadın-erkek karşıtlığı üzerinden kurmadım.
İkisi aynı zamanda Z kuşağının meslek hayatında var olma ve hayatta kalma biçimlerinin iki farklı yönünü temsil ediyor. Taylan görünür olmayı, hızla sonuç almayı, kendini göstermeyi ve bulunduğu yerde bir an önce öne çıkmayı önemsiyor.
Özlem ise sezgisiyle, dikkatiyle, sabrıyla ve yaptığı işe gösterdiği özenle ilerliyor. Tabii bu iki karakterden birinin erkek, diğerinin kadın olması çatışmaya toplumsal cinsiyet boyutunu da getiriyor. Taylan’ın kimi zaman Özlem’in bildiği bir şeyi ona yeniden açıklaması, onun yeteneklerini küçümsemesi ya da kendi özgüvenini mesleki yeterliliğinin önüne geçirmesi; eril ego, mansplaining ve kadınların iş hayatında yükselirken çarptıkları görünmez duvarlarla ilgili.
Ama bunu bir kadın karakteri bütünüyle haklı ve derin, erkek karakteri de tamamen yüzeysel ve haksız ilan eden bir karşıtlık olarak kurmak istemedim. İkisinin de kendi kuşaklarından, yetişme biçimlerinden ve hayatta kalma ihtiyaçlarından gelen tarafları var.
Başkomiser Vedat’ın Özlem’e “el vermesi”ni ben daha çok, onun zaten sahip olduğu dikkati, sezgiyi ve emeği görüp hakkını teslim etmek biçiminde düşünüyorum. Özlem’i kadın olduğu için kayırmıyor ama kadın olduğu için önüne konulan engellerin de bir parçası olmuyor.
Emeği önemseyen ve ekibindeki insanların güçlü yanlarını görebilen, hakkaniyetli bir yönetici olmaya çalışıyor. *Romandaki “Gözün bir adaleti vardı” cümlesi en çok etkileyen cümlelerden biriydi. Bu cümleyi kuran adli tıp uzmanı Serra, romanın çarpıcı karakterlerinden biriydi.
Peki gözün adaleti var mı sizce? Nasıl bir adalet, gözün adaleti? “Gözün bir adaleti vardı” cümlesi romanda öncelikle Serra’nın mesleğiyle ve insanın gördüklerine alışma yeteneğiyle ilgili bir yerde duruyor. Her sabah Boğaz manzarasına bakarak kahvaltı eden biri, bir süre sonra o olağanüstü güzelliği nasıl ilk günkü yoğunluğuyla görmemeye başlarsa, her gün bir ölünün bedenine bakan adli tıp uzmanının gözü de gördüğüne alışıyor.
Göz bu bakımdan güzel ile korkunç arasında ayrım yapmıyor; hiçbir manzarayı sonsuza kadar ilk karşılaşmadaki etkisiyle muhafaza etmiyor. Cümledeki adalet biraz da bu tarafsızlıktan geliyor. Hem koruyucu hem de hüzünlü bir adalet bu.
Korkunç olana alışmak insanın işini ve hayatını sürdürebilmesini sağlıyor ama aynı yetenek, insanın elindeki güzelliği artık fark etmemesine de yol açabiliyor. Bir de burada çok ince ve tehlikeli bir sınır var: Gözün alışması, vicdanın da alışması anlamına gelmemeli.
Serra’yı çarpıcı kılan şeylerden biri bu. Mesleğinin gerektirdiği bilimsel ve teknik mesafeyi korurken baktığı bedeni yalnızca incelenecek bir nesneye dönüştürmüyor. O bedenin bir hayata ait olduğunu, bir hikâyesinin olduğunu unutmuyor.
Bu cümleyi romanın ve edebiyatın hakikatle ilişkisi üzerinden de düşünüyorum. Edebiyat hakikati doğrudan yansıtan kusursuz bir ayna değil. Her bakışın bir açısı, sınırı ve kör noktası var. Ama farklı insanların baktığı yerleri, gördüklerini ve göremediklerini yan yana getirerek hakikate yaklaşabilir.
“Gece Unutkandır”daki farklı bakış açıları da biraz bunu yapıyor: Aynı dünyaya başka yerlerden bakan insanların gözlerinden, ilk bakışta görünmeyeni göstermeye çalışıyor. Dolayısıyla gözün adaleti, bakışı tek bir yere sabitlememek ve herkesin görülme hakkını teslim etmek olabilir.
Edebiyatın adalete yaklaşabileceği yerin de burası olduğunu düşünüyorum.'MODERN ERKEKLİK DİLİ BİLE GÖRÜNMEZLİK KALKANINA DÖNÜŞEBİLİYOR' *Romanın kilit karakterlerinden biri üzerinden, insanların toplumsal konumlarının ve kamusal alanda kurdukları saygın kimliğin onlara sağladığı gücü de sorguluyorsunuz. Kadın haklarını ve insan haklarını savunan, modern ve saygılı görünen bir erkeğin özel hayatında bambaşka yüzlerinin ortaya çıkabilmesi üzerine ne söylemek istersiniz?
Romanda görünenle gerçek arasındaki mesafenin yanı sıra, toplumsal konumun ve imtiyazın suça dair algımızı nasıl belirlediğiyle de ilgilendim. Bunu farklı erkeklik hâlleri üzerinden kurdum. Kimin şüpheli, kimin güvenilir olduğuna çoğu zaman elimizdeki gerçeklerden önce sınıfsal önyargılarımızla ve yerleşik erkeklik imgeleriyle karar veriyoruz.
Şiddet ve istismar çoğunlukla güçle ve o gücün kötüye kullanılmasıyla ilgili. Bu güç her zaman kaba, doğrudan ve görünür bir erkek tahakkümü biçiminde ortaya çıkmıyor. Bazen de saygınlık, eğitim, meslek, doğru kelimeleri kullanma ve güven verme becerisi üzerinden kuruluyor.
Modern bir erkeklik dili bile, kişinin kendi davranışlarını görünmez kılmasına yarayan bir kalkana dönüşebiliyor. İkiyüzlülük ve manipülasyon da en az açık tahakküm kadar etkili olabiliyor. İmtiyaz yalnızca suçu ve istismarı kolaylaştırmıyor; kişiyi kuşkudan muaf da tutabiliyor.
Romanda erkek karakterler arasındaki karşıtlıklar üzerinden biraz da kimi neden hemen suçlu gördüğümüzü, kime ise inanmayı ve güvenmeyi neden kolaylıkla seçtiğimizi sorgulamak istedim. POLİSİYE VE SUÇ EDEBİYATINDA KİMLERİ İZLER VE OKUR? *Polisiye türünde sevdiğiniz yazarlar, kitaplar ve sinema ya da dizi uyarlamaları hangileri?
Polisiye ve suç edebiyatı çocukluğumdan beri çok sevdiğim, birkaç isimle sınırlandırmakta zorlandığım bir alan. Üstelik yalnızca iyi polisiyenin iyi edebiyat olduğuna değil, Odysseia’dan bu yana iyi edebiyatın önemli bir bölümünde de bilinmeyenden bilinene doğru ilerleyen polisiye bir damar bulunduğuna inanıyorum.
Agatha Christie ve Simenon’dan Dashiell Hammett ile Raymond Chandler’a; Patricia Highsmith’ten Ruth Rendell’a, Henning Mankell’den Stieg Larsson’a hatta Harlan Coben’e uzanan geniş bir külliyattan beslendim. Özellikle Patricia Highsmith’in insan ruhunun karanlıklarını son derece yalın bir dille ve benzersiz bir gözlem gücüyle anlatışı benim için çok özeldir.
Bizim edebiyatımızda da pek çok ünlü yazarın takma adlarla polisiye romanlar yazdığı, çok bilinmeyen ama oldukça ilginç bir geçmiş var. Bugünse giderek çeşitlenen ve güçlenen bir yerli polisiye edebiyat damarından söz edebiliriz.
Ekrandaysa, uyarlama olsun olmasın, polisiye ve suç dizilerini, özellikle de mini dizileri çok seviyorum: Broadchurch, Bron/Broen ve Forbrydelsen gibi İngiliz ve İskandinav polisiyelerinin yanı sıra, suçun karakteri nasıl dönüştürdüğüne bakan Breaking Bad ve Better Call Saul gibi diziler benim için önemli örnekler.'GÖRSEL ANLATIYA ELVERİŞLİ OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUM' *Gece Unutkandır’ın güçlü bir görsel dünyası var. Romanın sinema ya da diziye uyarlanması ihtimaline nasıl yaklaşıyorsunuz?
“Gece Unutkandır”ın temposunun, çoklu karakter yapısının, İstanbul atmosferinin, kokular ve gözden kaçan izler üzerinden kurulan dünyasının görsel anlatıya oldukça elverişli olduğunu düşünüyorum. Bu ihtimale elbette çok sıcak bakıyorum; umarım ileride bu konuda güzel gelişmeleri paylaşmak da mümkün olur.'KADINLAR DAHA ÇOK YAZMALI!' *Son olarak, Türkiye’de edebiyatta kadın olmanın, hem yazarlar açısından hem de karakter yaratımları anlamında zorlukları var mı?
Mücadele alanlarınız neler? Çok uzun zaman boyunca sanki edebiyatın, sanatın asıl sahipleri belliymiş de kadın yazarlara mevcut pastadan bir dilim ayrılacakmış gibi davranıldı. Bunun etkilerini hâlâ da yoğun biçimde görüyoruz aslında.
Ama kadınlar tarih boyunca, her türde ve bütün engellere rağmen yazdılar; ortaya koydukları eserlerle o pastanın zaten kendi emekleriyle de yapıldığını gösterdiler. Günümüzde alanın genişlemesinde önceki kuşaklardan kadın yazarların verdiği mücadelenin ve kazandığı başarıların çok büyük payı var.
Kadın yazarlarla çok boyutlu kadın karakterleri de birbirinden ayırmak gerekiyor. Bir metni bir kadının yazması, kadın karakterlerinin kendiliğinden derinlikli olacağı anlamına gelmediği gibi, erkek bir yazarın katmanlı kadınlar yaratamayacağı da söylenemez.
Mesele kadın karakterlere de erkek karakterler kadar geniş bir varoluş alanı tanımak, onları yalnızca anne, eş, sevgili, kurban ya da hikâyedeki bir erkeğin dönüşüm aracı olarak değil, kendi arzuları, çelişkileri, zaafları ve dünyaları olan özneler olarak kurabilmek. Bana göre, mücadele alanlarından biri de yepyeni hikâyeler anlatmak kadar, bildiğimizi sandığımız hikâyelere kadınların gözünden yeniden bakabilmek.
Kadın karakterleri yalnızca “güçlü” kılmak değil; yanılabilen, çelişkileri olan, bütünlüklü insanlar olarak yazmak. Hem kadınların daha çok yazması hem de kadın karakterlerin edebiyatta ve ekranda bütün insanlık hâlleriyle yer bulabilmesi, bence ihtiyacımız olan.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Asayiş · Bölge: Mardin/Nusaybin
Yayın: 01 Kasım 2026 10:38 · Kaynak: artigercek.com