Habermetrik
← Ana Sayfa
Mardin/Nusaybin 31 Ekim 2026 21:01
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Çocukların odasına taşınan dünya…(5)- Fanteziye gerek kalmıyor

Çocukların odasına taşınan dünya…(5)- Fanteziye gerek kalmıyor
Görsel kaynağı: artigercek.com
⏱️ 17 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Çocuğun gerçek hayatla doğrudan ilişki kurabileceği alanlar daralıyor
  • Kendi başına deneyim kazanma, risk alma, yanılma, kavga etme, barışma, kendi sınırlarını ve başkalarının sınırlarını gerçek ilişkiler içinde tanıma imkânları azalıyor Manfred Prisching’in Bluff-Menschen
Hukuki not: Ölüm haberi: bilgiler adli makamların açıklamalarına dayanır, kesinleşmiş yargı kararı değildir.

Çocuğun gerçek hayatla doğrudan ilişki kurabileceği alanlar daralıyor. Kendi başına deneyim kazanma, risk alma, yanılma, kavga etme, barışma, kendi sınırlarını ve başkalarının sınırlarını gerçek ilişkiler içinde tanıma imkânları azalıyor Manfred Prisching’in Bluff-Menschen.

Selbstinszenierungen in der Spätmoderne (Blöf İnsanları: Geç Modernlikte Kendini Sahneleme, 2019) adlı kitabından hareketle, oyun ile gerçeklik arasındaki sınır üzerine düşünüyorum. Bu sınırı çocuklarla oynanan basit bir oyunda bile görebiliriz.

Diyelim ki bir grup çocuğun önünde aslan rolüne giriyorum. Kükrüyor, aslan gibi hareket ediyor, zaman zaman da konuşuyorum. Çocuklar benim gerçekte aslan olmadığımı biliyorlar. Fantezilerinde beni bir aslanın yerine koyuyor, ama aynı zamanda karşılarında bir insan bulunduğunun farkında oluyorlar.

Oyunun içinde korkabiliyor, ardından gülebiliyor, hatta benimle alay edebiliyorlar. Gerçek bir aslanın karşısında yapamayacakları şeyleri, aslanı oynayan bir insanın karşısında yapabiliyorlar. Burada önemli olan, korku nesnesinin gerçek olmadığının bilinmesidir.

Çocuklar korkuyor, ama aynı zamanda korktukları şeyin gerçek bir tehlike oluşturmadığını bilmenin güvencesini yaşıyorlar. Korkuyla oyun arasındaki bu mesafe, korkunun haz veren bir deneyime dönüşmesini mümkün kılıyor. Böylece çocuklar güvenli bir ortamda korkuya yaklaşabiliyor, onunla oynayabiliyor ve bir ölçüde onunla baş etmeyi öğrenebiliyorlar.

Korku filmlerinde de benzer bir durum söz konusudur. Rahat koltuğumuzda otururken korkunç sahneler izliyor, geriliyor, ürküyor, bazen de yerimizden sıçrıyoruz. Ancak izlediğimiz şeyin bir film olduğunu biliyoruz. Gerçek bir tehlikenin içinde olmadığımızın bilinci, korkuyu katlanılabilir, hatta haz verici hâle getiriyor.

Korkudan haz almamızı sağlayan şeylerden biri, korkunun gerçekliği ile fantezinin gerçekliği arasındaki bu ayrımdır. Daha küçük çocuklarda ise bu mesafe her zaman korunamayabilir. Oyunun yarattığı korku öylesine yoğunlaşabilir ki karşılarındaki kişinin yalnızca aslanı oynadığını bilmeleri onları yatıştırmaya yetmeyebilir.

Bir çocuk ağlamaya başlayabilir, diğerleri de korkuya kapılabilir. Böyle bir durumda rolü bırakmam, kendi sesimle konuşmam ve “Benim, bu yalnızca bir oyun” demem gerekir. Başka bir deyişle, fanteziyi keserek gerçekliğin sınırını yeniden görünür kılmam gerekir.

Çocuğu teselli ederken bütünüyle aslan rolünü terk etmem ve kendim olmam gerekir. Çünkü oyun, ancak oyun olduğu bilindiği sürece oyun olarak kalabilir. Fantezi ile gerçeklik arasındaki sınır ortadan kalktığında, oyunun sağladığı güvenli alan da kaybolabilir.

Korkunun hazza dönüşmesini sağlayan mesafe ortadan kalktığında, geriye yalnızca korkunun kendisi kalır. Dijital Dünyada Fantazi ve Gerçeklik Dijital dünyada ise fantazi ile gerçeklik arasındaki sınır başka bir biçim alıyor.

Burada Lucio Gutiérrez’in 2026 yılında yayımlanan Is It Possible to Relate with an AI? Techno-Animism and Distorted Projective Identification in Generative Anthropomorphic Chatbots başlıklı makalesini düşünüyorum. Başlığı Türkçeye “Yapay Zekâyla İlişki Kurmak Mümkün mü?

Üretken, İnsan Biçimli Sohbet Botlarında Tekno-Animizm ve Çarpıtılmış Yansıtmalı Özdeşim” diye çevirebiliriz. Bu makaleyi yapay zekâ yardımıyla Almancaya çevirerek okudum. Çevirinin özgün metni ne ölçüde doğru ve eksiksiz aktardığından emin değilim.

Bu nedenle burada Gutiérrez’in düşüncelerini, bu çeviri üzerinden anladığım biçimiyle aktarıyorum. Bu okumadan hareketle düşündüğüm şu: İnsan olmak, bir bedene sahip olmak, aynı zamanda sınırlı olmak demektir. Bedenimizin fiziksel sınırları vardır.

Uçamayız, aynı anda iki yerde bulunamayız, istediğimiz zaman başka bir canlıya dönüşemeyiz. Yaşlanırız, hastalanırız ve ölürüz. İnsan varoluşunun temel özelliklerinden biri bu sınırlılıktır. Oysa dijital oyunlarda insan, kendi bedeninin sınırlarını aşan bir figüre dönüşebilir.

Yarı insan, yarı hayvan, insan biçiminde bir yaratık ya da tanrısal güçlere sahip bir varlık olabilir. Mitolojik anlatılardan tanıdığımız melez figürler, burada hareket ettirebildiğimiz ve bir süreliğine içine yerleşebildiğimiz bedenlere dönüşüyor.

İnsan, ekrandaki figürü aracılığıyla insan olmanın sınırlarının dışına çıkabiliyor. Elbette insanın bu tür fantezileri yeni değil. Mitolojiler, masallar, efsaneler ve rüyalar, insanın kendi sınırlarını aşma arzusuyla doludur.

İnsan her zaman uçmayı, görünmez olmayı, başka bir canlıya dönüşmeyi, ölümsüzlüğü ve tanrısal güçlere sahip olmayı hayal etti. Yeni olan, bu fantezilerin teknik araçlarla görünür, hareketli ve etkileşimli hâle getirilebilmesidir.

Dijital filmler fanteziyle gerçek arasındaki farkı ortadan kaldırıyor adeta. Ölümün Sınırında Dijital Fantezi Geçenlerde yapay zekâyla hazırlanmış bir video gördüm. Ölmüş sanatçılar kendi mezarlarının başında duruyorlardı.

Oğulları geliyor, onlara sarılıyor; onlar da birbirlerine sesleniyor, selam veriyorlardı. Görüntüde herkes yeniden hayattaydı. Burada bir sınır daha, ölümün sınırı, görüntü düzeyinde aşılmış gibi gösteriliyor. Elli yıl önce ölmüş biri bugün hareket edebiliyor, konuşabiliyor, yakınlarına sarılabiliyor.

Ölüm ortadan kalkmıyor, ama görüntü onun geri döndürülemezliğini bir süreliğine askıya alıyor. Elbette insan, ölülerini her zaman hayal etti. Ölümün kesinliğine rağmen, kaybettiği insanlarla yeniden karşılaşmanın yollarını aradı.

Ruh çağırma seansları düzenlendi; ölmüş insanların ruhlarıyla iletişim kurulabileceğine, onlarla yeniden buluşulabileceğine inanıldı. Ölümden sonra başka bir dünyada, ahirette sevdiklerimizle yeniden karşılaşacağımız düşüncesi de ölümün yarattığı ayrılığı aşmaya yönelik bir fantezi olarak değerlendirilebilir.

Rüyaların gizli mesajlar taşıdığına ilişkin inançlar da kimi zaman ölülerle rüyalarda gerçekleşen karşılaşmalara özel anlamlar yüklenmesine yol açtı. Ölmüş bir yakının rüyada görülmesi, onun bir mesaj gönderdiği ya da rüyayı gören kişiyi ziyaret ettiği biçiminde yorumlandı.

İnsan, kaybettiği kişilerle içinden konuştu, onları rüyasında gördü, bir kez daha sarılabilmeyi düşledi. Fantezisinde onlarla karşılaştı, söyleyemediklerini söyledi, onlardan duymak istediklerini duydu. Böylece ölümün gerçeklikte imkânsız kıldığı karşılaşmalar, fantezide mümkün hâle geldi.

Yasın, özlemin ve kayıpla baş etme çabasının içinde fantezinin her zaman önemli bir yeri oldu. Ancak bütün bu örneklerde karşılaşma, inançların, düşlerin, ritüellerin ve kişinin kendi fantezi dünyasının içinde gerçekleşiyordu.

Ölen kişi gerçek dünyaya geri dönmüyor, onunla karşılaşma arzusu ruhsal ve simgesel düzeyde yaşanıyordu. Şimdi ise bu karşılaşmanın görüntüsü dışarıdan hazırlanıp önümüze konuyor. İçimizde kurduğumuz sahne, ekranda seyredebildiğimiz bir sahneye dönüşüyor.

Ölen kişinin yüzü, sesi, hareketleri ve hatta bize söyleyebileceği sözler teknik olarak yeniden üretilebiliyor. Artık yalnızca ölmüş bir yakınımızla yeniden karşılaşmayı hayal etmiyoruz; onunla karşılaşmamızın görüntüsünü de izleyebiliyoruz.

Böylece yalnızca bir görüntü oluşturulmuyor; kaybımızın, özlemimizin ve yeniden karşılaşma arzumuzun da bir sahnesi hazırlanıyor. Ölümün gerçekliği değişmiyor. Değişen, insanın ölüm karşısında kurduğu fantezinin biçimi. Eskiden ölülerle karşılaşmak için onları hayal ediyor, rüyalarımızda görüyor ya da ruhlarını çağırıyorduk.

Şimdi ise onların görüntülerini yeniden üretiyoruz. Fantezide mümkün olan karşılaşma, teknik olarak hazırlanmış bir görüntüye dönüşüyor. Ölüler geri dönmüyor; ama geri dönmüş gibi görünebiliyorlar. Fanteziyi Kim Kuruyor?

Aslan oyununda, çocuk korkuya kapıldığında rolü bırakıp oyunun sınırını yeniden gösterebiliyorum. Dijital görüntüde ise bu sınırı hatırlatan kişi ya da işaret her zaman bulunmuyor. Görüntünün yapılmış olduğunu bilsek bile onun yarattığı duygunun içine çekilebiliyoruz.

Tıpkı karşısındakinin insan olduğunu bildiği hâlde aslandan korkan çocuk gibi, biz de bir görüntünün kurmaca olduğunu bilirken onunla gerçek bir karşılaşma yaşıyormuş gibi hissedebiliyoruz. Ancak burada önemli bir farklılık var.

Çocuk oyununda fantezi, oynayanların katılımıyla kuruluyor. Çocuk yalnızca kendisine sunulan bir görüntüyü tüketmiyor; kendi hayal gücüyle oyuna katılıyor, onu değiştiriyor, dönüştürüyor. Aslanı hem yaratıyor hem de onunla oynuyor.

Gerektiğinde oyunu durdurabiliyor. Dijital dünyada ise fantezinin kurulması giderek teknik sistemler tarafından üstleniliyor. İnsan kendi fantezisini üretmek yerine, başkaları tarafından hazırlanmış fantezilerle karşılaşıyor.

Kendi hayal gücüyle oluşturduğu görüntünün yerini, dışarıdan sunulan ve giderek daha gerçekçi hâle gelen görüntüler alabiliyor. Burada söz konusu olan, insanın artık fantezi kuramaması değil; fantezi kurma işinin giderek dışsallaştırılması.

İnsan, kendi arzusunun ve özleminin görüntüsünü hazır buluyor. Hatta henüz hayal etmediği şeyler bile onun için görüntüye dönüştürülüyor. “Fanteziye gerek kalmıyor” derken kastettiğim tam da bu. Fanteziyi kurma işinin giderek başkalarına ve teknik sistemlere devredilmesi.

Kendi kaybımızın, özlemimizin ve arzumuzun görüntüsünü bile hazır buluyoruz. Eskiden insan, olmayanı hayal ediyordu. Şimdi olmayanın görüntüsü de üretiliyor. Fanteziyi başkaları yapıyor; bize onu seyretmek kalıyor. Strüktür Özgürlüğü Engeller mi?

Strüktürler, insanın farkında olarak ya da olmadan ne yapması gerektiğini belirler. Her strüktür belirli olanaklar yaratırken başka olanakları sınırlar. Bir otoyol düşünelim. Otoyol bir strüktürdür. Otoyola girdiğimizde hızlı biçimde bir yerden başka bir yere ulaşabiliriz, fakat otoyolun çizdiği güzergâhtan gitmek zorundayız; bir atın üzerinde açık arazide dolaşır gibi istediğimiz an sağa sola sapamayız.

Strüktür, hareket alanımızı belirler ve özgürlük alanımızı daraltır. Benzer şekilde sinemaya gittiğimizde koltuklar öyle yerleştirilmiştir ki sahneye ya da perdeye bakmak durumunda kalırız. Nasıl oturacağımız, nereye yöneleceğimiz büyük ölçüde önceden belirlenmiştir.

Elbette başımızı çevirebilir, küçük tercihler yapabiliriz; ancak mekânın genel organizasyonu bize ne yapacağımızı zaten söylemektedir. Camide de strüktür var. Ne tarafa yöneleceğimizi strüktür belirler. Strüktürün kendisi kötü değildir.

Strüktür olmadan ortak yaşam da mümkün değil galba. Fakat her şeyi strüktüre bağladığımızda, insanın kendi yolunu yaratabileceği alan azalıyor. Çocuk oyunlarında da benzer bir durum görmek mümkündür. Bir puzzle düşünelim.

Hangi parçanın nereye ait olduğu önceden belirlenmiştir. Ortaya çıkacak resim de bellidir. Oyuncudan beklenen şey, önceden tasarlanmış bir bütünün parçalarını doğru yerlere yerleştirmesidir. Ya da bir model uçak yapım seti ele alalım.

Kutunun içinden çoğu zaman ayrıntılı bir kullanım kılavuzu çıkar. Hangi parçanın hangi sırayla, hangi parçanın üzerine yerleştirileceği adım adım gösterilir. Sonuç da baştan bellidir. Bu anlamda birçok oyun, yetişkinlerin kurallarını koyduğu ve sınırlarını belirlediği yapılardır.

Çocukların hareket alanı daralır; neyi nasıl yapacakları büyük ölçüde önceden tanımlanır. Üstelik bu oyunların önemli bir kısmı masa başında, yetişkinlerin gözetiminde oynanır. Her oyunla, oyunun nasıl oynanacağına dair bir kurallar kitapçığı gelir.

Lego gibi yaratıcı olduğu düşünülen oyuncaklarda bile çoğu zaman hangi parçaların hangi sırayla bir araya getirileceğini gösteren şemalar bulunur. Çocuğa yalnızca malzeme verilmez; ne yapması gerektiği de gösterilir. Burada anlatmak istediğim şey, özgürlüğün kendisinin ayrı bir mutluluk kaynağı olduğudur.

İnsan yalnızca bir sonuca ulaştığı için değil, kendi yolunu bulabildiği için de haz duyar. Çocuk bir şeyi kendisi keşfettiğinde aldığı haz ile kullanım kılavuzundaki on adımı doğru uyguladığında aldığı haz aynı değildir.

Çocukları sürekli önceden belirlenmiş, hareket alanı daraltılmış oyunların içine yerleştirdiğimizde, onların deneyimleyebileceği mutluluk da belirli sınırlar içine hapsedilmiş olur. Bir yandan çocuklara birey olmaları, kendi yollarını çizmeleri, bağımsız düşünmeleri, kanaat geliştirmeleri ve yaratıcı olmaları gerektiği söyleniyor.

Öte yandan onları giderek daha fazla kurala, yönergeye ve denetime dayalı sistemlerin içine yerleştiriyoruz. Yaratıcılığı, inisiyatifi ve spontane denemeyi teşvik etmek yerine, doğru cevabı bulmaya ve kurallara uymaya yönlendiriyoruz.

Kanaat geliştirme zorlaşıyor. Bir hastanede, bir büroda, bir havaalanında karşı karşıya gelen iki insanın değil, iki prosedürün ya da iki robotun karşılaşmasına benzer bir durum ortaya çıkıyor. İnsanlar giderek kendi muhakemelerini kullanmaktan çok, sistemin belirlediği kuralları uygulayan aracılara dönüşüyorlar.

Bu nedenle günümüzde yaşanan dönüşümü yalnızca teknolojik ya da ekonomik bir değişim olarak görmek yeterli değil gibi. Aynı zamanda insanın iç dünyasını hedef alan bir süreçten söz etmek gerekir. Duyguların nasıl ifade edileceği, nasıl hissedileceği, hangi davranışların uygun olduğu giderek daha fazla düzenleniyor ve denetleniyor.

İnsanların yalnızca davranışları değil, dikkatleri, arzuları, duyguları ve düşünceleri de çeşitli kurumlar, teknolojiler ve toplumsal mekanizmalar tarafından yönlendiriliyor. İç dünyanın istilası… İç dünyanın bu ölçüde kuşatılması, insanın insan olma hâlinin giderek daralmasına yol açıyor.

Özgürlük yalnızca dış engellerin olmaması değil, aynı zamanda kişinin kendi deneyimini yaratabilmesi, hata yapabilmesi, denemesi, pazarlık etmesi, çatışabilmesi ve kendi yolunu açabilmesidir. Bu alan daraldıkça, insanın yaratıcılığı ve özerkliği de daralıyor.

Bugün karşı karşıya olduğumuz temel meselelerden biri, tam da bu daralmanın ne ölçüde farkında olduğumuz sorusudur. Sahte Bir Hayatı Hakiki Yaşamak Bugün bazı çocuklar, giderek başkalarının belirlediği bir hayatı kendi hayatlarıymış gibi yaşamaya zorlanıyorlar.

Çocuklar yetişkinlerin en önemli projesine dönüşüyor. İlk bakışta çocuğa verilen önemin ve gösterilen özenin ifadesi gibi görünen bu çabanın arkasında, Horst-Eberhard Richter’in Eltern, Kind und Neurose. Psychoanalyse der kindlichen Rolle (Ebeveynler, Çocuk ve Nevroz: Çocuğun Rolünün Psikanalizi, 1963) adlı kitabında ele aldığı narsistik yansıtma da önemli bir rol oynayabiliyor.

Çocuğun başarısı, ebeveynin gururuna dönüşüyor. Çocuklar adeta ailelerinin yarış atları hâline geliyor. Çocuklar arasındaki rekabet, aynı zamanda anne babaların birbirleriyle yürüttükleri rekabetin bir uzantısı olabiliyor.

Böylece çocukların kendi aralarındaki rekabete, ailelerin çocukları üzerinden sürdürdükleri rekabet de ekleniyor. Rekabet, agresyonu kolayca harekete geçirebilen ve besleyebilen bir ilişki biçimidir. Ancak çocuklar, anne babalarına olan bağımlılıkları nedeniyle bu agresyonu her zaman dışa vuramazlar.

Çünkü aynı zamanda onların sevgisine, övgüsüne, takdirine ve onayına ihtiyaç duyarlar. Bir yandan kendilerine yüklenen beklentiler karşısında öfke duyabilir, diğer yandan bu beklentilere karşı çıkmanın anne babalarının sevgisini kaybetmek anlamına geleceğinden korkabilirler.

Okul, kurs, piyano, yüzme, futbol, hafta sonu etkinlikleri, sinema ve tatil programları derken çocuğun hayatı bazen bütünüyle yetişkinlerin projesine dönüşüyor. Çocuk bu düzenin içine yerleştiriliyor. Dışarıdan bakıldığında onun için olağanüstü şeyler yapıldığı izlenimi doğuyor.

Fakat bütün bunların gerçekten çocuğun kendi arzularına karşılık gelip gelmediği başka bir sorudur. Çoğu zaman beslenen şey, çocuğun kendi özgün benliği değil, çevrenin beklentilerine uyum sağlamak zorunda kalan sahte benliği olabiliyor.

Sahte Benlik ve Aç Kalan Hakiki Benlik Burada Donald W. Winnicott’ın Reifungsprozesse und fördernde Umwelt. Studien zur Theorie der emotionalen Entwicklung (1984) adlı kitabında ele aldığı sahte benlik (Falsches Selbst) ve hakiki benlik (Wahres Selbst) kavramlarını hatırlatan bir durum ortaya çıkıyor.

Winnicott’ın sahte benlik kavramında önemli olan, sahte benliğin başlangıçta hakiki benliği korumak amacıyla gelişmesidir. Çocuk, çevrenin beklentilerine uyum sağlayarak kendi hakiki benliğini korumaya çalışır. Sahte benlik, hakiki benliğin kendisini doğrudan ortaya koymasının tehlikeli olabileceği koşullarda bir tür koruyucu işlev üstlenir.

Bu nedenle sahte benlik yalnızca patolojik bir oluşum değildir. Her insanın toplumsal yaşamında belirli ölçülerde uyuma ihtiyacı vardır. Sorun, bu uyumun giderek kişinin kendi kendiliğindenliğini, yaratıcılığını ve hakiki benliğini yaşamasını engelleyecek ölçüde egemen hâle gelmesidir.

Bunu Siyam ikizleri gibi düşünebiliriz. Bir yanda çocuğun canlı, spontane, özgün, isteyen, istemeyen, merak eden, karşı çıkan ve kendi ihtiyaçları olan hakiki benliği vardır. Diğer yanda ise yaşadığı koşullara ve çevrenin beklentilerine uyum sağlamak için geliştirdiği sahte benlik bulunur.

Sahte benlik, hakiki benliği korumak için ortaya çıkmıştır. Ancak zamanla bu koruma işlevi öylesine belirleyici hâle gelebilir ki hakiki benliğin kendisini yaşama imkânı giderek daralır. Başlangıçta hakiki benliği koruyan sahte benlik, sonunda onun yaşamasının önünde bir engele dönüşebilir.

Anne baba çocuğu okuldan alır, piyanoya götürür, spora taşır, hafta sonu yüzmeye ya da sinemaya götürür. Bütün bunlar büyük bir emek, zaman ve fedakârlık gerektirir. Bu kadar emek veren anne babaya itiraz etmek çocukta kolayca suçluluk duygusu yaratabilir.

Çocuk, “Ben böyle istemiyorum” dediğinde yalnızca bir etkinliği reddetmiş olmaz; aynı zamanda kendisi için fedakârlık yapan anne babasını reddediyormuş gibi hissedebilir. Bu nedenle çocuk çoğu zaman çatışmadan kaçınır. İtiraz ettiğinde suçluluk duyar; suçluluğunu azaltmak için yeniden “evet” der.

Anne babasının beklentilerine uyum sağlayarak onlarla ilişkisini ve onların sevgisini korumaya çalışır. Aynı zamanda kendi hakiki benliğini, arzularını ve karşı çıkma isteğini geri çekerek koruma altına alır. Böylece başkalarının belirlediği hayatı yaşamaya devam eder.

Sahte benlik, anne babanın ve yetişkin dünyanın kurduğu hayatı yaşayarak mutlu olmaya çalışır. Fakat hakiki benlik aç kalır. İnsan, başkasının hazırladığı hayatı ne kadar başarılı yaşarsa yaşasın, kendi arzusu sürekli aç kalıyorsa doymaz.

Çocuk ne kadar kursa götürülürse götürülsün ne kadar etkinlikle meşgul edilirse edilsin, bütün bunlar onun kendi ihtiyaçlarına karşılık gelmiyorsa doyurulan çoğu zaman sahte benliktir. Bu yüzden çocuğun açlığı bitmez. Aç gözlü sandığımız çocuk belki de hiç doymamış bir çocuktur.

Yetişkinin arzularını doyuran çocuk kendi açlığını doyuramaz yani… Anne babalar da bu durumda çocuklarını bazen şükran duymayan, teşekkür etmeyen, hiçbir şeyden memnun olmayan çocuklar olarak algılarlar. “Ne yapsak yetmiyor” diye yakınırlar.

Belki de gerçekten yetmiyordur. Fakat bunun nedeni çocuğun nankör olması değildir. Sorun, verilen şeylerin çocuğun gerçek ihtiyaçlarına değil, sahte benliğin sürdürdüğü uyum programına yönelmesidir. Sahte kendi doyurulduğundan hakiki kendi çoğu kez aç kalır.

Anne baba sanki kendisini bütünüyle çocuğun önüne sermekte, çocuk da emmekte, emmekte ama yine de doymamaktadır. Çünkü doyurulan yer ile aç olan yer aynı değildir. Yani bu durumda sahte kendi şişmanlarken hakiki kendinin açlığı sürer.

Burada bir paradoks ortaya çıkıyor. Sahte benlik, hakiki benliği korumak için gelişiyor. Ancak çocuk, kendisini korumak için geliştirdiği bu uyum biçimini sürdürdükçe kendi hakiki benliğinden uzaklaşabiliyor. Kendi arzusunu yaşamak yerine, başkalarının arzusuna uygun yaşamayı öğreniyor.

Böylece korunması gereken hakiki benlik, giderek yaşanamayan bir benliğe dönüşüyor. Yetişkinlerin Projesi Olarak Çocukluk Çocukların hayatı giderek yetişkinlerin projesine dönüşüyor. Okul yetişkinlerin projesidir. Kurslar, organize sporlar, planlanmış hafta sonları ve kontrollü eğlenceler de yetişkin dünyasının kurduğu alanlardır.

Çocuklar bu alanlara dâhil edilirken kendi oyunlarını, deneyimlerini ve çatışmalarını üretme imkânları giderek azalabiliyor. Çocuğun gerçek hayatla doğrudan ilişki kurabileceği alanlar daralıyor. Kendi başına deneyim kazanma, risk alma, yanılma, kavga etme, barışma, kendi sınırlarını ve başkalarının sınırlarını gerçek ilişkiler içinde tanıma imkânları azalıyor.

Oysa çocuk yalnızca kendisine sunulan imkânlarla gelişmez. Kendi deneyimleriyle, başarısızlıklarıyla, hayal kırıklıklarıyla, çatışmalarıyla ve bunlara bulduğu çözümlerle de gelişir. Bazen sıkılmaya, hiçbir şey yapmamaya, kendi oyununu kurmaya, kendi arzusunu keşfetmeye ihtiyaç duyar.

Çocuğun kendi oyununu kurması, yalnızca zaman geçirmesi değildir. Oyun, çocuğun kendi kendiliğindenliğini yaşayabildiği, kendi arzusunu deneyimleyebildiği bir alandır. Çocuk burada başkalarının kendisinden beklediği kişi olmak zorunda değildir.

İstediği rolü seçebilir, oyunu değiştirebilir, kuralları yeniden belirleyebilir, hatta oyunu bırakabilir. Bu deneyimler, hakiki benliğin kendisini ifade edebilmesi açısından önemlidir. Yetişkinlerin sürekli düzenlediği bir hayatta ise çocuğun kendi hayatını kurabileceği boşluklar giderek kaybolur.

Çocuk için her şey düşünülmüş, planlanmış ve hazırlanmıştır. Fakat bütün bu hazırlıkların içinde çocuğun kendisinin ne düşündüğüne ne istediğine ve ne hissettiğine yeterince yer kalmayabilir. Üstelik bütün bunlar çocuğun iyiliği adına yapılmaktadır.

Anne babalar çocuklarının gelecekte başarılı, mutlu ve donanımlı insanlar olmalarını istemektedir. Ancak burada çocuğun kendi arzularıyla anne babanın çocuk için kurduğu gelecek tasarımı birbirine karışabilir. Richter’in sözünü ettiği narsistik yansıtma da tam bu noktada önem kazanır.

Anne baba kendi gerçekleştiremediği arzularını, ideallerini ve beklentilerini çocuğa yükleyebilir. Çocuğun başarısı, anne babanın kendi başarısı gibi yaşanabilir. Çocuğun başarısızlığı ise yalnızca çocuğun başarısızlığı olarak değil, ebeveynin narsistik bir incinmesi olarak da deneyimlenebilir.

Böylece çocuk, yalnızca kendi geleceği için değil, anne babasının ideallerini gerçekleştirmek için de çabalamak zorunda kalabilir. Çocuğun kendi arzusu ile ebeveynin arzusu arasındaki sınır belirsizleşir. Çocuk, anne babasının sevgisini ve takdirini kaybetmemek için kendisinden beklenen kişi olmaya çalışır.

Bu uyum, dışarıdan bakıldığında başarılı bir gelişim gibi görünebilir. Oysa çocuğun hakiki benliği, bütün bu başarıların arkasında gizlenmiş olabilir. Sahte Bir Hayatı Hakiki Yaşamak Böylece çocuk, kendisi için hazırlanmış bir hayatın başarılı uygulayıcısına dönüşür.

Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. Okulda başarılıdır, spor yapmaktadır, müzik öğrenmektedir, sosyal etkinliklere katılmaktadır. Anne baba gururludur. Çocuğun hayatı doludur. Ama bu hayatın ne kadarı gerçekten ona aittir?

İşte sahte bir hayatı hakiki yaşamak dediğim şey budur. Çocuk yaşadıklarını gerçekten yaşar; yorulur, çabalar, başarır, başarısız olur, sevinir, üzülür. Bütün duyguları gerçektir. Fakat yaşadığı hayatın yönünü ve içeriğini büyük ölçüde başkaları belirlemektedir.

Sahte benlik, hakiki benliği korumak için kurulmuştur. Ancak çocuk giderek bu sahte benliğin örgütlediği hayatı yaşamaya başlar. Kendi hakiki benliğini korumak uğruna, onun kendisini ifade etmesinden vazgeçer. Böylece insanın kendi benliğini korumak için geliştirdiği bir savunma, zamanla kendi hayatını yaşamasının önündeki en büyük engellerden birine dönüşebilir.

Hayat gerçektir, yaşananlar gerçektir, duygular gerçektir. Ama yaşanan hayat çocuğun kendi hayatı olmayabilir. Devam edecek…

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: artigercek.com
Haber metni ve görseller artigercek.com sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Trafik · Bölge: Mardin/Nusaybin
Yayın: 31 Ekim 2026 21:01 · Kaynak: artigercek.com
Kaynağı Oku ↗