Habermetrik
← Ana Sayfa
Edirne 07 Kasım 2026 21:06
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

İklimin faturası gelişen dünyaya kesiliyor

İklimin faturası gelişen dünyaya kesiliyor
Görsel kaynağı: aydinlik.com.tr
⏱️ 9 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Sanayi Devrimi’nden bu yana iki yüzyıl boyunca fosil yakıtlarla zenginleşen Batı, şimdi gelişmekte olan ülkelere son derece pahalı bir dönüşümü dayatıyor
  • COP31 öncesinde uzmanlar Aydınlık’a konuştu: İklim taahhütleriyle sanayileşme ve enerjide tam bağımsızlık hedefi çatışırsa Türkiye ne yapmalı?

İklim değişikliğiyle mücadele için dünya Antalya’da buluşuyor. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 31. Taraflar Konferansı (COP31), 9 Kasım’da Türkiye’nin ev sahipliğinde başlayacak. 20 Kasım’a kadar sürecek zirvede sera gazı emisyonlarının azaltılması, enerji dönüşümü, iklim finansmanı, gıda ve su güvenliği gibi başlıklar masaya yatırılacak.

Türkiye ise zirve öncesinde dünyaya yeni bir hedef sundu. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un açıkladığı “35’e 35” girişimi, küresel nihai enerji tüketiminde elektriğin payının 2035 yılına kadar yüzde 35’e çıkarılmasını öngörüyor.

Bugün yüzde 20’nin biraz üzerinde bulunan bu payın artırılmasıyla ulaşımda, sanayide ve binalarda elektrifikasyonun hızlandırılması amaçlanıyor. Batı dünyası iki yüzyıl boyunca kömür ve petrolle sanayileşti. Fabrikalarını kurdu, demir yollarını döşedi, kentlerini büyüttü.

Bu süreçte atmosfere milyarlarca ton karbondioksit bıraktı. Bugün ise aynı kalkınma yolunu tamamlamamış ülkelerden fosil yakıt kullanımını azaltmaları isteniyor. Yeni kömür yatırımlarına finansman sağlanması giderek güçleşirken, gelişmekte olan ülkeler enerji sistemlerini dönüştürmek için büyük kaynaklara ihtiyaç duyuyor.

Türkiye de bu tartışmanın tam ortasında. Bir yanda 2053 net sıfır emisyon hedefi, diğer yanda büyüyen elektrik ihtiyacı, sanayileşme hedefleri ve enerjide dışa bağımlılıktan kurtulma arayışı bulunuyor. HAVAMIZI KİM KİRLETTİGlobal Carbon Budget 2025 verilerine göre 1750-2024 döneminde dünyada fosil yakıt ve sanayi kaynaklı yaklaşık 1,85 trilyon ton karbondioksit atmosfere salındı.

Bu miktarın 434,9 milyar tonu ABD’den, 300,9 milyar tonu bugünkü 27 Avrupa Birliği ülkesinden, 80,1 milyar tonu ise İngiltere’den kaynaklandı. ABD, AB ve İngiltere’nin toplamı 815,8 milyar tona ulaştı. Türkiye’nin aynı dönemdeki toplam emisyonu ise 12,9 milyar tonda kaldı.

Başka bir ifadeyle ABD, AB ve İngiltere’nin tarihsel karbondioksit salımı Türkiye’nin yaklaşık 63 katı. Bu ülkelerin dünya toplamındaki payı yaklaşık yüzde 44’ü bulurken Türkiye’nin payı yüzde 0,7 düzeyinde. ABD tek başına dünya tarihsel emisyonlarının yaklaşık yüzde 23,5’inden, AB yüzde 16,3’ünden, İngiltere ise yüzde 4,3’ünden sorumlu.‘BUNUN NERESİNDE ADALET VAR!’Kalkınma ekonomisti ve Eski Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Türkiye Müdürü Bartu Soral, gelişmekte olan ülkelere yönelik iklim taleplerinin tarihsel sorumluluklardan ayrı ele alınamayacağını belirtti.

Soral, “Gelişmekte olan ülkelere dayatılan sıfır emisyonu gerçekten gülerek izliyorum. Sera gazı salınımı sebebiyle iklim değişikliği yaşandığı biliniyor. Sera gazı salınımının son iki yüz yıllık gelişiminde ise esas sorumlunun İngiltere, Batı Avrupa ve Amerika olduğunu görüyoruz.” dedi.

Batı’nın sanayileşme sürecinde kömür ve petrolü yoğun biçimde kullandığını hatırlatan Soral, şu değerlendirmeyi yaptı: “1800’lü yıllardan itibaren hızla sanayileşen Batı kapitalizmi aynı hızda zenginliğini de artırdı. Kişi başı gelirleri beş bin dolar seviyesinden 65 bin dolar seviyesine yükseldi.

Bu süreçte sanayinin en büyük enerji kullanımı kömür ve petrol ile sağlandı. Batı sanayileşti, petrol ve kömür kullanımı ile doğanın dengesini bozdu.”Soral’a göre sorun, bu tarihsel sürecin ardından gelişmekte olan ülkelerin önüne çıkarılan yeni koşullarda düğümleniyor: “Şimdi gelişmekte olan ülkeler yani sanayileşip gelişmiş Batı ile aynı gelire sahip olmak isteyen ülkelere; ‘Durun bakalım.

Doğa kirlendi!’ deniyor. Bunun neresinde adalet var?”Türkiye’nin önceliğinin üretim kapasitesini geliştirmek olduğunu söyleyen Soral, sanayi politikasının enerji politikalarından ayrı düşünülemeyeceğine dikkat çekti. Yarı iletkenler, mikroçipler, ağır sanayi ve ileri teknoloji alanlarında üretim gücü oluşturulmadan kalkınma hedeflerine ulaşılamayacağını belirtti.

DIŞ BORÇ YÜKÜ ARTIYORKalkınma hakkı tartışması yalnızca tarihsel emisyonlarla sınırlı değil. İklim dönüşümünün finansmanı da gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler arasında önemli bir anlaşmazlık konusu.2024 yılında Bakü’de düzenlenen COP29’da gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin iklim yatırımlarına destek amacıyla 2035 yılına kadar yıllık en az 300 milyar dolarlık finansman sağlamayı kabul etti.

Ancak daha önceki taahhütler zamanında ve yeterince gerçekleşmemişti. 2026’da ise ne kadarlık finansman sağlandığı henüz bilinmiyor. Üstelik sağlanan kaynakların önemli bir bölümü hibe değil, kredi niteliğinde. Bu da iklim dönüşümünü gerçekleştirmek isteyen gelişmekte olan ülkelerin dış borç yükünü artırma tehlikesini beraberinde getiriyor.

Ayrıca gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarının yıllık 1,3 trilyon dolar olduğu belirtiliyor. KÖMÜRE KREDİ YOK KARBON VERGİSİ VARDiğer yandan Dünya Bankası ve çeşitli kalkınma bankaları, kömür santrallerine finansman sağlamayı büyük ölçüde sınırlandırdı.

Özel finans kuruluşlarının da benzer politikalar benimsemesi, yeni kömür yatırımlarının krediye erişimini zorlaştırıyor. Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, demir-çelik, alüminyum, çimento, gübre, elektrik ve hidrojen gibi sektörleri kapsıyor.

1 Ocak 2026’da kesin uygulama dönemine giren düzenlemede, 2026 ithalatına ilişkin karbon sertifikalarının satın alınması Şubat 2027’de başlayacak. Düzenleme, Avrupa pazarına ihracat yapan üreticilerin karbon emisyonlarını önemli bir maliyet unsuruna dönüştürüyor.

Avrupa bir yandan gelişmekte olan ülkelere kömürden çıkışı dayatırken, diğer yandan Rusya’dan gaz tedarikinin azalması üzerine Almanya, yedekte tuttuğu bazı kömür santrallerini yeniden devreye aldı. Avrupa’daki bazı ülkeler de enerji arzını güvence altına almak amacıyla kömür kullanımını artırdı veya santral kapanışlarını erteledi.

Endüstri Mühendisi Ali Alsaç, Türkiye’nin de enerji politikasını kendi ihtiyaçlarına göre belirlemesi gerektiğini söyledi. Alsaç, enerji dönüşümünün üretim kapasitesini zayıflatmaması gerektiğini belirterek, “Üretim kapasitemizi zayıflatan, bizi ithal enerjiye ve dış finansmana daha fazla bağımlı kılan bir dönüşümü kabul edemeyiz.” dedi.

Kömürden çıkışın yalnızca bir tarih belirlemekle gerçekleştirilemeyeceğini vurgulayan Alsaç, elektrik arzı, yatırım maliyetleri, şebeke altyapısı ve istihdamın birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi: “Türkiye için bir kapanış tarihi öneriliyorsa yerine hangi üretim kapasitesinin kurulacağı, şebekenin nasıl güçlendirileceği ve yatırımların hangi kaynakla finanse edileceği açıklanmalıdır. Madencilerin ve santral çalışanlarının geleceği de bu hesabın içindedir.”Alsaç, uluslararası kuruluşların hazırladığı senaryoların Türkiye’nin ulusal enerji politikasının yerine geçemeyeceğini belirterek şu ifadeleri kullandı: “Uluslararası finans kuruluşlarının kredi tercihleri veya dışarıdan hazırlanan senaryolar, Türkiye’nin ulusal enerji planının yerine geçemez.”TÜRKİYE’NİN ENERJİ HESABI2023 yılında yayımlanan Türkiye Ulusal Enerji Planı’nda 2035 yılı için elektrik kurulu gücünün 189,7 gigavata ulaşması öngörülmüştü.

Planda güneş enerjisi için 52,9 gigavat, rüzgâr için 29,6 gigavat, hidroelektrik için 35,1 gigavat, kömür için 24,3 gigavat ve nükleer enerji için 7,2 gigavat kurulu güç hedeflenmişti. Bu rakamlar, Türkiye’nin elektrik sisteminde yenilenebilir kaynakların payını artırırken kömür ve nükleer enerjiden de yararlanmayı planladığını gösteriyordu.

Ancak Türkiye’nin enerji planlaması da değişiyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın 5 Kasım’da açıkladığı Milli Enerji 2040 vizyonu, toplam 500 milyar dolarlık yatırım öngörüyor. Hedefler arasında elektrikleşme oranının yüzde 36’ya, yenilenebilir enerjinin kurulu güçteki payının yüzde 77’ye, yerli üretim oranının yüzde 92’ye çıkarılması ve emisyonlarda yüzde 40 azaltım bulunuyor.

Yalnızca elektrik iletim ve dağıtım altyapısı için yaklaşık 100 milyar dolarlık yatırım planlanıyor. Bu devasa dönüşümün nasıl finanse edileceği, iklimin faturasını kimin ödeyeceği sorusunu Türkiye açısından da somutlaştırıyor.‘YERLİ KÖMÜR VE NÜKLEER BEL KEMİĞİDİR’Enerji yazarı Serdar Aliçavuşoğlu, Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlayabilmesi için kaynak çeşitliliğini koruması gerektiğini söyledi.

Güneş ve rüzgârın değişken üretim özelliklerine dikkat çeken Aliçavuşoğlu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Unutmayalım ki; güneş batınca, rüzgar durunca, kuraklık kapıyı çalınca şebekeyi ayakta tutacak olan, baz yükü sağlayacak olan yerli kömür ve nükleerdir. Yenilenebilirler omurgadır, ama kömür ve nükleer, o omurganın üzerine oturduğu bel kemiğidir.”Aliçavuşoğlu’na göre enerji bağımsızlığı yalnızca elektrik üretiminde yerli kaynakların payını artırmakla sınırlı kalmamalı.

Nükleer teknoloji, toryum, bor ve nadir toprak elementleri gibi stratejik alanlarda bilimsel ve teknolojik kapasite de geliştirilmeli. Türkiye’nin kendi araştırma altyapısını kurması gerektiğini belirten Aliçavuşoğlu, nükleer teknolojinin yalnızca enerji üretimi değil, ileri sanayi, malzeme bilimi ve yüksek teknoloji bakımından da önem taşıdığını vurguladı.

ÇİN’DE ÇEVRE KORUMA ÜRETİMLE BİRLEŞİYORTürk-Çin Araştırma Merkezi Başkanı Orçun Göktürk ise Çin’de incelediği uygulamaları örnek göstererek ekolojik koruma ile teknolojik kalkınmanın birlikte yürütülebileceğini belirtti. Göktürk, Çin’in Qianxi bölgesindeki yüksek verimli ekolojik tarım parkında yapay zekâ ve otomasyon sistemlerinin tarımsal üretimde nasıl kullanıldığını anlattı: “Parkın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise AI Plant Factory, yani ‘Yapay Zekâ Destekli Bitki Fabrikası’ydı.

Burada bitkilerin gelişim sürecinin yapay zekâ ve otomasyon sistemleriyle nasıl takip edildiğini gördük.”Göktürk’ün aktardığına göre bu sistemlerde sıcaklık, nem, ışık ve sulama koşulları teknolojik araçlarla denetleniyor. Böylece kaynak kullanımı kontrol edilirken üretim verimliliğinin artırılması amaçlanıyor.

Çin’in Qingshan bölgesindeki ekolojik iyileştirme çalışmalarına da değinen Göktürk, çevre koruma yatırımlarının kırsal kalkınmaya katkı sağlayabileceğini söyledi: “Qingshan’ın hikâyesi, çevre korumanın kırsal kalkınmayla nasıl bir araya getirilebileceğini de gösteriyor.”ASIL TARTIŞMA: KALKINMANIN YOLUNU KİM ÇİZECEK?Elbette kuraklık, aşırı hava olayları, orman yangınları ve tarımsal üretimdeki kayıplar tüm dünyayı etkiliyor. Ancak iklim değişikliğiyle mücadele, kalkınma hakkından vazgeçmek anlamına gelmek zorunda değil.

Türkiye’nin önündeki temel görev, enerji dönüşümünü sanayileşme hedefleriyle birlikte planlamak. Yerli kömürün hangi koşullarda değerlendirileceğinden nükleer teknolojinin geliştirilmesine, yenilenebilir enerji yatırımlarından elektrik şebekesinin güçlendirilmesine kadar bütün kararların ülkenin ihtiyaçlarına göre alınması gerekiyor.

Çünkü enerji politikası yalnızca bugünün elektrik ihtiyacını değil, yarının fabrikalarını, tarımını, teknolojisini ve ekonomik bağımsızlığını da belirleyecek. Antalya’da yanıt aranacak soru da burada düğümleniyor: İki yüzyıl boyunca fosil yakıtlarla kalkınan ülkeler, iklim değişikliğiyle mücadelenin maliyetini gelişmekte olan dünyaya mı bırakacak, yoksa tarihsel sorumluluklarına uygun bir yük paylaşımını mı kabul edecek?‘İKLİMİ YÖNETEMEME KRİZİ VAR’İKLİMBİLİMCi Prof.

Dr. Doğan Yaşar, iklimdeki değişimleri büyük ölçüde doğal döngülerle açıklıyor ve insan faaliyetlerinin küresel ısınmada belirleyici bir rolü olmadığını vurguluyor. “Aslında iklim krizi yok, iklimi yönetememe krizi var. Ya yağış olacaktır ya kuraklık.

Önemli olan bunu yönetebilmek, bunları öngörüp ona göre planlar yapmak.” diyen Yaşar, özellikle suyun sanayi ve tarımda verimli kullanılmasının önemine dikkat çekti. Atık suların arıtılarak yeniden değerlendirilmesini, sanayi kuruluşlarının çevreye bıraktığı atıkların sıkı biçimde denetlenmesini ve su yönetiminin uzun vadeli planlarla yürütülmesini önerdi.

Prof. Dr. Doğanay Tolunay ise iklim değişikliği ile ormanlar arasında çift yönlü bir ilişki bulunduğunu belirtti: “İklim değişikliği ve ormanlar arasında karşılıklı ilişkiler var. Bir taraftan iklim değişikliği ormanları çoğunlukla olumsuz olarak etkilerken, diğer yandan ormanlar karbon depolayarak iklim değişikliğiyle mücadeleye katkı sağlar.”Tolunay’a göre sıcaklık artışı, kuraklık ve aşırı hava olayları ormanların sağlığını ve tarımsal üretimi tehdit ediyor.

Özellikle kuraklık, orman yangınlarının büyümesi ve tarım alanlarının zarar görmesi bakımından önemli riskler oluşturuyor. İklim değişikliğinin yalnızca çevresel değil, ekonomik sonuçları da bulunduğunu vurgulayan Tolunay, “Tarım alanlarının zarar görmesi doğrudan tarım ürünlerinin fiyatlarına yansımakta, gıda güvenliği ve güvencesini riske atmaktadır.” dedi.

AYDINLIK’TAN ÖZEL İKLİM EKİİklim değişikliğinden enerji politikalarına, yerli kaynaklardan nükleer teknolojiye, kalkınma hakkından küresel iklim adaletine kadar bütün tartışmalar uzman görüşleri, özel araştırmalar ve kapsamlı dosyalarla Aydınlık’ın hazırladığı “COP31’e Giderken İklim ve Enerji” ekinde. Aydınlık’ın özel “COP31’e Giderken İklim ve Enerji” eki, yarın gazeteniz Aydınlık ile birlikte tüm bayilerde ücretsiz.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: aydinlik.com.tr
Haber metni ve görseller aydinlik.com.tr sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Siyaset · Bölge: Edirne
Yayın: 07 Kasım 2026 21:06 · Kaynak: aydinlik.com.tr
Kaynağı Oku ↗