Neden Artık Hiçbir Şey Bizi Şaşırtmıyor?
- Ekimi de kapatıyoruz
- Bir zamanlar günlerce konuşacağımız olaylar artık birkaç saat içinde unutuluyor
Ekimi de kapatıyoruz. Bir zamanlar günlerce konuşacağımız olaylar artık birkaç saat içinde unutuluyor. Savaşlar, cinayetler, yolsuzluklar, felaketler, birbirini izleyen akıl almaz açıklamalar… Her sabah bir önceki günden daha tuhaf bir dünyaya uyanıyor, yine de hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Şaşırmak, sanki geçmişte bıraktığımız bir alışkanlığa dönüştü. Peki dünya mı giderek daha anlaşılmaz bir yer haline geliyor, yoksa biz mi anlaşılmaz olanı olağan kabul etmeyi öğrendik?
Paylaş Paylaş WhatsApp Kopyala Kısa Dalga - İnsanlık tarihi, felaketlerin olduğu kadar onlara verilen tepkilerin de tarihidir. Orta Çağ Avrupa’sında salgınlar, kıtlıklar ve savaşlar hayatın sürekli tehditleriydi. Özellikle 14. yüzyıldaki büyük veba salgını, yalnızca milyonlarca insanın ölümüne yol açmadı, insanların dünyayı algılama biçimlerini de derinden sarstı.
Ölümün her an kapıyı çalabilecek olması düşüncesi, dönemin sanatına ve edebiyatına da yerleşti. Geç Orta Çağ’da yaygınlaşan Ölüm Dansı, (Danse Macabre), bu anlayışın en çarpıcı ifadelerinden biriydi. İskeletler kralları, papaları, tüccarları ve köylüleri aynı dansa davet ediyordu. Ölüm, toplumsal hiyerarşiyi ortadan kaldıran büyük eşitleyiciydi.
Bugün ölümün eşitliğinden söz etmek çok daha güç. Kimin yaşayacağı, kimin kurtarılacağı, kimin acısının görünür olacağı ekonomik, siyasi ve coğrafi koşullarla yakından ilişkili. Üstelik ölüm artık yalnızca yakınımızda gerçekleşen bir olay değil.
Dünyanın herhangi bir köşesindeki felakete birkaç saniye içinde tanıklık edebiliyoruz. Sadece tanıdığımız değil, tanımadığımız insanların ölümlerine de üzülüyoruz. Orta Çağ insanının çoğunlukla kendi çevresinde deneyimlediği dehşet, bizim için küresel bir görüntü akışına dönüşmüş durumda. Ne var ki daha fazla görmek, her zaman daha fazla hissetmek anlamına gelmiyor.
Shakespeare’in Hamlet’i, çürümüş bir dünyaya duyulan şaşkınlığın belki de en unutulmaz kahramanıdır. Babasının öldürülmesi, annesinin amcasıyla evlenmesi ve sarayın ahlaki çöküşü karşısında yalnızca öfkelenmez, anlamaya çalışır.
Danimarka’nın bir hapishaneye dönüştüğünü söylerken aslında insanın kendi dünyasına yabancılaşmasını dile getirir. Hamlet’in trajedisi, kötülüğü görmemesi değil, gördüğü kötülük karşısında nasıl davranacağını bilememesinde yatar.
Yine de sorgulamaktan vazgeçmez. Onun için dünyanın bozulmuş olması, bu bozulmanın doğal olduğu anlamına gelmez.
Bugünün insanıysa Hamlet’in karşısına çıkan kötülüklerden çok daha fazlasını bir gün içinde öğrenebiliyor. Fakat bu bilgi bolluğu, düşünmek için gerekli zamanı da elimizden alıyor. Bir skandalın nedenlerini anlamaya çalışırken bir başkası patlıyor.
Bir felaketin sonuçlarını tartışamadan yeni bir felaket gündeme yerleşiyor. Öfkemiz bile tamamlanamıyor. Sürekli tepki veriyor ama tepkilerimizin üzerinde duramıyoruz. Hamlet’in uzun tereddütlerine tahammül edemeyecek kadar hızlanmış bir dünyada yaşıyoruz.
Yine de Hamlet’in başına gelenlere acıyabiliyoruz. Üstelik bunu, insanlığın aradan geçen yüzyıllarca zaman boyunca bizi bugün içine düşürdüğü derin çukurda yapıyoruz.
Bu konuda dilimizden düşmeyen örneklerden biri de Cervantes’in Don Kişot’u. Yel değirmenlerinin yılmaz savaşçısı bambaşka bir ihtimali temsil eder. Gördüğü dünyayı olduğu gibi kabul etmeyen, onu okuduğu şövalye hikayelerinin diliyle yeniden kurmaya çalışan bir adamdır.
Yel değirmenlerini dev sanması elbette gülünçtür. Ama Don Kişot’u yalnızca gerçeklikten kopmuş bir hayalperest olarak okumak eksik kalır. Onun macerasında, dünyanın mevcut düzenine teslim olmayı reddeden bir irade de vardır.
Adaletsizliği düzeltmeye, güçsüzleri korumaya, sıradan hayatın içinde kahramanlığa yer açmaya çalışır. Başarısızlığı kadar ısrarı da önemlidir.
Acaba bugün Don Kişot’a neden gülerdik? Yel değirmenlerini dev sandığı için mi, yoksa hala bir şeylerin değişebileceğine inandığı için mi? Belki de çağımızın en büyük kayıplarından biri, yalnızca şaşırma yeteneğimiz değil, şaşırdığımız şeyi değiştirebileceğimize duyduğumuz inançtır. Gitgide buna daha çok ikna oluyorum…
Bir diğer kült örnek Gregor Samsa. Kafka’nın Dönüşüm’ ünü yıllardır sırtlanan Gregor Samsa bir sabah kendisini devasa, korkunç bir haşereye dönüşmüş halde bulmasıyla ünlüdür. Bu aynı zamanda insanlık tarihinin en tuhaf edebi başlangıçlarından biridir.
Fakat asıl tuhaflık dönüşümün kendisinde değil, Gregor’un verdiği tepkide saklıdır. Yeni bedeninin dehşetini kavramaya çalışırken işini, tren saatlerini, patronunu ve ailesine karşı olan ekonomik sorumluluklarını düşünür.
Olağanüstü bir felaketin ortasında gündelik hayatın yükümlülükleri bütün ağırlığıyla yerinde durmaktadır.
Kafka’nın dehası biraz da burada kendini belli eder. İnsanın başına gelebilecek en akıl almaz şey bile çalışma düzeninin, borçların ve sorumlulukların karşısında ikinci plana düşebilir. Gregor’un dönüşümü yalnızca bedensel değildir.
İnsan olmanın değerinin işe yararlılıkla ölçüldüğü bir dünyanın acımasızlığı da görünür hale gelir.
Aradan bir yüzyıldan fazla zaman geçti. Biz hala Gregor Samsa’nın odasındayız. Dünyanın düzeni bozuluyor, bildiğimiz doğrular altüst oluyor, akla sığmayan olaylar birbirini izliyor. Bizse ertesi sabah yine alarmımızı kuruyor, faturalarımızı ödüyor, toplantılarımıza yetişiyoruz.
Hayatın sürmesi elbette gerekli. Fakat hayatı sürdürebilmek için geliştirdiğimiz dayanıklılıkla olup bitene kayıtsız kalmak arasındaki sınır giderek belirsizleşiyor.
Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunundaki Vladimir ve Estragon da bu hikayenin son durağında bizi bekliyor. Ne zaman geleceğini bilmedikleri birini beklerken konuşuyor, tartışıyor, oyalanıyor ve yeniden beklemeye koyuluyorlar. Bekleyiş, zamanla varoluşlarının temel biçimine dönüşüyor.
Biz de bir şeylerin düzelmesini bekliyoruz. Ekonominin, siyasetin, adaletin, dünyanın… Beklerken yaşlanıyor, beklerken alışıyor, bazen neyi beklediğimizi bile unutuyoruz.
Ekim’i kapatırken geride kalan aylara dönüp baktığımızda belki de kendimize sormamız gereken soru, başımıza daha neler gelebileceği değil. Bütün bunların karşısında ne kadarını hala olağan dışı bulduğumuz olmalı.
Çünkü şaşırmak yalnızca beklenmedik bir olay karşısında duyulan hayret değil, aynı zamanda dünyanın başka türlü olabileceğine ilişkin bir beklentidir. Bir haksızlığa şaşırıyorsak adaletin mümkün olduğuna, bir zulme şaşırıyorsak insanın başka türlü davranabileceğine hala inanıyoruz demektir.
Asıl korkutucu olan, dünyanın bizi şaşırtacak şeyler üretmeyi bırakması değil. Bizim artık hiçbir şeyi şaşırtıcı bulmamamız.
Belki de yeni bir yıla yaklaşırken kendimize verebileceğimiz en anlamlı söz, daha az üzülmek ya da daha az öfkelenmek değil, yeniden şaşırabilmeyi öğrenmek olmalı. İmkanı var mı, inanın ben de bilmiyorum.
“Mutsuzluğun başkenti”nde, “çekiç” ağır, “gül” narin…
Ulus’ta büyük yıkım: Ankara’da kentsel yas
Hepimiz oraya gidiyoruz: Ömrümüz uzuyor, peki ya hayatımız?
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kategori: Asayiş · Bölge: Bursa
Yayın: 31 Ekim 2026 05:18 · Kaynak: kisadalga.net