Habermetrik
← Ana Sayfa
04 Kasım 2026 23:10
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Tarih, Hafıza, Karşılaşmalar ve Sanat Üzerine Ian McEwan’dan Dersler | Nalan Arman

Tarih, Hafıza, Karşılaşmalar ve Sanat Üzerine Ian McEwan’dan Dersler | Nalan Arman
⏱️ 10 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş

Dersler, travma, hafıza, rastlantı ve sürüklenme, seçimlerimiz, tarih-birey ilişkisi, ebeveynlik ve otobiyografik öğeler ve sanata bakış üzerinden okunması mümkün olan bir roman. Romanın merkezinde savaş sonrası kuşağın temsilcisi sayılabilecek Ronald Baines var.

Tıpkı Ian McEwan gibi Ronald da 1948 doğumlu ve hikayesi 2. Dünya Savaşı sonrasından covid pandemisine kadar uzanıyor. Ana karakteri zaman, mekan ve koşullar -buna rastlantıları ve karakterin seçimlerini de eklemek gerekiyor- ile ilişkisiyle takip ediyoruz. Dersler, içerdiği pek çok tarihsel olaya rağmen, kanımca bir karakter romanı.

Henry Fielding 1749’da yazdığı Tom Jones’un giriş bölümünü roman kuramına ayırır. Bu nedenle Milan Kundera, onun roman poetikası düşünebilen ilk romancılardan olduğunu söyler. Fieding, Cervantes’in ilk cildi 1605’te yayımlanan Don Kişot romanından yüz kırk dört yıl sonra kendisini “yeni bir edebiyat taşrasının kurucusu” diye tanımlar, yazdıklarına “novel” ve “romance” demek istemez.

Tom Jones, “düzyazıyla yazılmış komik bir epik”tir. Kundera, Perde’de Fielding’in bu eğlenceli kuramı yazmasına kadar, romana eğlendirici, eğitici, zaman geçirmeye yarayan hikayeler olarak bakıldığını söylüyor. Fielding’in yapmak istediği şey ise “insan doğası”nın incelenmesidir.

İnsan denen yaratığın anlaşılmazlığı karşısındaki şaşkınlık Fielding’i roman yazmak için kışkırtmıştır. Fielding’in attığı büyük bir adım. Peki roman hâlâ insan doğasının peşinde mi, diye düşünebiliriz. Bu soruya pek çok iyi yazar yazdıklarıyla cevap veriyor.

Günümüzün iyi romanları insanı çevresinden yalıtarak anlamaya çalışmıyor. İnsanın davranışları üzerine kafa yorarken onu hangi zamanın, hangi mekanın, hangi koşulların ürettiği konusuna da odaklanıyor. Hatta bu koşullara rağmen insanın seçme özgürlüğü var mı, diye düşünüyor.

“Düşünüyor” sözcüğünde bir müphemlik var ve bu sözcüğü özellikle seçtim. Çünkü bugün artık biliyoruz ki iyi bir eserde kesin yargılar yoktur; o, anlama ve anlamlandırma yolunda okuyucusuna sezgisel alanlar açar. Okuyucunun da edebiyattan pragmatik beklentileri olması doğru değildir.

Dersler’de baş karakter Roland’ın hayatıyla Avrupa’nın ve dünyanın tarihi iç içe geçiyor. Roman aynı zamanda karşılaşmalarının, bireysel travmalarının ve hafızalarının karakterlerin hayatına etkisini de güçlü bir biçimde ele alıyor.

Olimpik bakış açısıyla ve geriye dönüşlerle anlatılan hikayede Roland Baines, babasının asker olması nedeniyle, çocukluğunu Libya’da geçirir. İngiltere’de okula başlar fakat eğitimini yarım bırakır. Buna, 1959’dan 1964’e kadar piyano öğretmeni olan Miriam Cornell ile travmatik bir ilişki yaşaması neden olmuştur.

Miriam, Roland’ı cinsel olarak istismar eder. Roland, ilk cinsel deneyimini yaşadığında on dört yaşındadır. Miriam ise yirmi beş. Onun etkisi altına girdiği piyano dersleri ise üç yıl önce, Roland henüz on bir yaşındayken, başlamıştır.

Roland on seneden fazla oradan oraya sürüklenir. Yirmili yaşlarının sonunda kendisini yetiştirmeye çalışır. Fakat bir türlü yeteneklerini geliştiremez. 1977’de Goethe Enstitüsü’nde Alissa Eberhard’dan Almanca dersleri alır.

Birkaç yıl sonra Alissa ile evlenir. Alissa günün birinde Roland’ı ve altı aylık oğlu Lawrence’ı terk eder; hayatını yazar olmaya adayacaktır. Roland oğlunu tek başına büyütür. Roman boyunca Roland’ın sürüklenişini; aşklarını, yalnızlığını, yazarlıkla ilişkisini, seçimlerini, geçmişle ilişkisini nasıl kurduğunu izleriz.

Roland’ın hikayesi Soğuk Savaş, Berlin Duvarı’nın yıkılması, ikinci dalga feminizm, Thatcher dönemi, Sovyetler Birliği’nin çöküşü, İngiltere’nin AB’den ayrılışı, pandemi gibi tarihsel olaylarla ilerler.

Hafıza ve Geçmişe Bakış Üç ana bölümden oluşan hikaye Roland’ın soğuk bir keder duygusu veren kabusuyla başlar. On bir yaşındaki Roland, çocuk dikkatini emip yutan bir ürpertiyle ve bacağında şiddetli bir çimdiğin acısıyla piyano dersindedir.

Bundan sonra söylenenleri yapmak zorundadır. Bu yarı rüya, yarı gerçek hayal onu 1959’a götürmüştür. Roland 1986’ya, hikayenin başladığı ve kendisiyle baş başa kaldığı zamana, avaz avaz ağlayan bir bebeğin sesiyle döner.

Beş günlük sakalı, akşamdan kalmanın verdiği mahmurluk ve Çernobil kazasının yarattığı endişeyle evindedir.

Ilk bölümde karakterleri, onların çevresindeki insanları tanırız; kişisel hayatları ve tarihsel olayları izlemeye başlarız. İkinci bölümde yavaş yavaş ilişkilerin ve olayların derinliğine inilir. Son bölüm adeta yüzleşme, kabullenme ve hayatı hikayeleştirme bölümüdür.

Her bölümün Roland’ın yaşamındaki farklı varoluşsal dönemleri ve geçmişle ilişkisinin değişimini yansıttığını söylemek mümkün. Özellikle Alissa, Miriam ve Doğu Berlin’de yaşayan dostlarıyla yıllar sonra buluşması onda yeni düşüncelerin doğmasına yol açar.

Hikaye boyunca tarihin içinde yaşayan Ronald’ı görürüz. Tarihsel dönemeçler, örneğin Çernobil kazası ya da Berlin Duvarı’nın yıkılışı onun zihninin bir parçasıdır. Bunlar, onu geçmişe götüren, yaşananları değerlendirmesini sağlayan olaylardır.

Ronald ilerleyen yaşlarında hayatını zihninde anlamlı bir bütün olarak kurgulamaya çalışır. Son bölümdeki fotoğraf arşivleme sahnesi, hafızasını sabitleme ve dağınık bir biçimde akıp giden hayatını bütünlüklü bir hikaye haline getirme çabası olarak okunabilir.

Pandemi zamanı evde kapalı kaldığı günlerde fotoğraflarını kronolojik bir sıraya sokmaya çalışır, fotoğrafların üzerine notlar alır. Bu işe, bir düzen içinde yaşayan, ona adeta “nasıl ölünür,” dersi veren Daphne’yi örnek alarak girişmiştir.

Hafızanın derli toplu olmadığını fark ettiği için, bir kez başlayıp vazgeçtiği halde yapar bunu. Ronald, daha önce de benzer biçimde yaşananları, konuşulanları günlüklerine not etmiştir. Fakat o sırada kayıtlar döne döne ondan uzaklaşan hayatı gibidir. Ona anlamlı hiçbir şey söylemeyen günlüklerini bu nedenle yakar.

Romanda bazı olaylar hikaye edildiği halde, cinsel istismar dramatik gerilimi yüksek sahnelerle önemli bir yer kaplıyor. Roland’ın kendisiyle ve çevresiyle ilişkisini etkileyen; eğitim hayatını sona erdiren, kadınlarla ilişkisini çarpık hale getiren bu travma, onun birbirine karşıt pek çok duyguyu yaşamasına neden olur.

Cinsellikle bu ilk karşılaşma arzu, utanç, korku, boğulma hissi, aşk yanılsaması, terk edilme acısı gibi duygularla hafızasına yerleşir; hayatı boyunca da bunun etkileri sürer. Romanın bir yerinde Roland, onu terk eden eşi Alissa’nın “Bu kadın beynini en baştan yeniden kurgulamış.” dediğini hatırlar.

Gerçekten de Miriam adım adım bunu yapmıştır. Roland on bir yaşındayken, piyano derslerinden faydalanarak, ona özel ilgi gösterir. Korku ve utancı kullanıp onun üzerinde hakimiyet kurar. Roland’ı sır saklamaya zorlayarak mahremiyet alanını genişletir.

Cinselliğini kullanır ve onun okuldan uzaklaşmasına neden olur. Oysa Roland yeterince çalıştığında derslerinde gayet başarılıdır; müziğe ve yazıya da özel bir yeteneği vardır. Miriam’ın davranışlarını; Roland’ı çevresinden koparmasını, hapsetmesini, tekrar tekrar söylediği “Sen bana aitsin.” cümlesini mülkiyet ve iktidar kavramlarıyla açıklamak doğru olur.

Dersler’de istismarcının kadın olması, onu, aynı konuyu odağına alan pek çok kurgu eserden ayırıyor. Şunu da eklemek gerekir ki romanda Ronald’ın hayatının dönüm noktalarında kadınlar var. Onun hayatına olumlu ya da olumsuz etki eden seçimlerini -hayatın akışı ve tarihsel olaylar bir yana- Miriam, Alissa ve Daphne belirliyor diyebiliriz.

Dersler’in hikayesinde McEwan’ın hayatından pek çok iz görüyoruz. Tıpkı yazar gibi Roland Baines de 1948’de İngiltere’de doğuyor. Babası asker olduğu için çocukluğunda İngiltere’den uzakta yaşıyor. İkisi de eğitim için İngiltere’ye dönüyor ve yatılı okulda okuyor.

Ailesinden uzakta yaşamak ikisi için de kırılma noktası. En dikkat çekici olan, ikisinin de 2. Dünya Savaşı sırasında evlatlık verilen bir ağabeyinin olması. İkisi de onun varlığını ellili yaşlarında öğreniyor. Yazarın kendisi de Roland’a çocukluğunun büyük bir bölümünü verdiğini söylüyor zaten.

İkisi de aynı tarihsel dönem içinde yaşıyor. Koşulları benzer. Fakat roman karakteri Ronald cinsel istismara uğruyor. Bir karşılaşma sonucunda hayatının nasıl darmadağın olduğuna, varoluşundaki kabiliyetlerin filizlenemediğine tanık oluyoruz. Yazarın hayat olasılıklarından bir başkasının karşısında gibiyiz.

Ian McEwan Dersler’e kendi hayatından parçalar koyarken, bir kurgu eserin hayatla ilişkisinin etik olarak nasıl olması ve eserin nasıl okunması gerektiği konusuna kafa yoruyor: Roland, bir kültür kahramanı olarak görülen şair Robert Lowell hakkında bir konuşmayı dinlemeye gider. “Esas konu Lowell’in terk etmekte olduğu karısı Elizabeth Hardwick’ten talan edip çaldığı ve yeni bir şekil verdiği acı dolu mektuplar ve telefon konuşmalarından yarattığı 1973 tarihli kitabı Yunus”tur.

Yunus (The Dolphin) adlı şiir kitabı Pulitzer ödülü de almıştır. Şair Adrienne Rich’in ‘şiir tarihinde yer alan en kindar ve en kötü niyetli hareketlerinden biri’ olarak gördüğü bu tavra bugün nasıl bakılmaktadır? Sanatçıların acımasızlığı üzerine düşünülürken asıl soru şudur: “Sanatçıların kafalarının dikine gidişini veya zalimliklerini, sanatlarının hizmetine koştukları için bağışlıyor muyuz, yoksa görmezden mi geliyoruz?

Ve sanat ne kadar büyükse o ölçüde hoşgörülü mü oluyoruz?” Ian McEwan’ın, kurguyla hayat ilişkisinin nasıl kurulması gerektiği konusundaki yaklaşımını, otobiyografik dediğimiz romanla ilgili düşüncelerini merak edebiliriz. Hiçbir kurgu eser, hayatı doğrudan anlatmaz.

Yazarın meselesi -hayattan ödünç aldıkları bir yana- hikayenin akışını belirler, der gibidir McEwan. Ben bunu, Ronald’ın ünlü bir yazar olan ilk eşi Alissa’nın onu payladığı sahneyle gösterdiğini düşünüyorum. Alissa’nın son romanında Ronald’la birlikte oldukları zamandan izler vardır ve Ronald bu konuda huzursuzdur.

“Sana gerçekten de kitap nasıl okunur dersi vermem gerekiyor mu? Ödünç alıyorum. İcat ediyorum. Kendi hayatımı talan ediyorum. Her yerden alıyorum, değiştiriyorum, neye ihtiyacım varsa ona göre eğip büküyorum. Bunu fark etmedin mi? … Başıma gelen ve gelmeyen her şey.

Bildiğim her şey, hayatımda rastladığım herkes – icat ettiğim her şeyle karıştırılmak üzere hepsi bana ait.” (s. 444) Peki Alissa Ronald’ı ve altı aylık oğlu Lawrance’yi yazma ideali uğruna terk ettiği için acımasız mıdır?

Anne olması durumu ağırlaştırır mı? Yazdıkları çok parlak olduğu için bağışlanabilir mi? Erkek ve kadın sanatçılar açısından durum değişir mi? Ronald sanatçının zalimliği hakkında kafası karışmış halde şu kanıya varır: “Romanlar çok parlak, davranış bağışlanamaz.” Fakat bunu burada bırakmalıdır.

Yazar bu konularda okuyucuyu hayli düşündürüyor: İyi bir sanatçı olmakla iyi kalpli ve ahlaklı olmak aynı şey midir? Eserlerine hayran olduklarımızın karakterlerine de hayran mı olmalıyız? Yetenek, adaletli bir biçimde dağıtılmamış olabilir mi? Hayatla sanatın ayrıldığı yer burası belki de.

Yazarın romanına verdiği ad çok çağrışımlı. Dersler hem Miriam’ın Ronald’ın hayatına piyano dersleriyle girişini düşündürüyor hem de hayatın bize verdiği dersleri. Hayatımızı belirleyen şeyin ne olduğunu sorguluyoruz. Tarihsel koşulların, karşılaşmalarımızın, seçimlerimizin, travmalarımızın hayatımıza etkisini… Öznel yoruma karşı nesnel yorum sorusu aklımıza takılıyor.

Bir de hafıza meselesi var. Geçmişimize baktığımızda, bu dağınık olayları bir hayat hikayesine dönüştürmeye çalışırken hafızamız bizi yanıltıyor olabilir mi? Ben bu noktada Dersler’le Julian Barnes’ın Bir Son Duygusu romanı arasında bağ kuruyorum.

Bir Son Duygusu da hatırlama yoluyla hayatı irdeliyor. Roman karakteri Tom Webster, yaşadığı olayları zihninde gelişigüzel sıraya dizerken hafızanın ne kadar güvenilir olduğu sorusu her zaman karşımızda. Önümüze koyulan yorumu anlayabilmek için tarihçinin hikayesini bilmemiz gerektiği gerçeği var.

Toplumsal ya da kişisel tarihimizi oluşturmaya çalıştığımızda Bir Son Duygusu’ndan Adrian Finn’in şu sözü aklımıza gelebilir. “Tarih, belleğin kusurlarının, belgelemenin yetersizlikleriyle buluştuğu noktada üretilen kesinliktir.”

Ian McEvan, Dersler, Çev. Lale Akalın, YKY, İstanbul, 2023

Kategoriler Yazı Dr. Orhan Dragaš yanıtlıyor: Gerçekleri mi görüyoruz, yoksa görmemiz istenenlere mi inanıyoruz? Sözün ardı/önü 18: Ara yerde, ara zamanlarda | Feridun Andaç Metrekarelerle ölçülemeyen şeyler: Bizim Tombiş Evden Hiç Anlamıyor okuması | Berra Temür Arthur Schopenhauer -“Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine” | Elif Kaymazlı En iyi dost kazanma sanatı nedir? | Metin Celâl Dokuz yazar, “yazılmaya değer öyküler” ve “yıldızlar…” | Burak Soyer Yetkin bir yazar, özenli öyküler | Dursaliye Şahan Yorum yapın Yanıtı iptal et Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: edebiyathaber.net
Haber metni ve görseller edebiyathaber.net sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 04 Kasım 2026 23:10 · Kaynak: edebiyathaber.net
Kaynağı Oku ↗