COP31’e Gitmiyorum: İklim Diplomasisinin Artık Vaat Değil, Hesap Verme Zamanı
- Bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31’e gitmiyorum
- Davetsizlikten değil
Otuz zirve, binlerce taahhüt, trilyonlarca dolarlık finansman ihtiyacı. Buna rağmen dünya enerjisinin yaklaşık beşte dördü hâlâ fosil kaynaklardan geliyor. Antalya’daki COP31, yeni bildirilerle değil; azaltılan emisyonlar, harekete geçirilen yatırımlar ve maliyetin adil paylaşılmasıyla anılmalı.
Bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31’e gitmiyorum.
Davetsizlikten değil. Konuşma yapmak, panellere katılmak, görüşlerimi paylaşmak üzere yaklaşık bir düzine davet aldım. Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı böylesine önemli bir uluslararası toplantıda bulunmak normal şartlarda benim için memnuniyet verici olurdu.
İklim değişikliğini önemsemediğim için değil. Tam tersine, meselenin artık yeni vaatlere, diplomatik gösterilere ve özenle hazırlanmış iyimserlik mesajlarına bırakılamayacak kadar ciddi olduğunu düşündüğüm için.
Otuz iklim zirvesinin ardından uluslararası toplum taahhüt üretmekte ustalaştı. Aynı başarıyı bu taahhütleri hayata geçirmekte gösterdiğini söylemek güç.
Elbette Kyoto Protokolü’nü, Paris Anlaşması’nı ve temiz enerji teknolojilerindeki ilerlemeyi küçümseyemeyiz. Bu süreçler olmasaydı dünya bugün muhtemelen çok daha tehlikeli bir emisyon patikasında ilerliyor olacaktı.
Ama diplomatik ilerleme ile atmosferdeki değişim aynı şey değil.
Atmosfer bildirileri okumuyor. Emisyonlara bakıyor.
Dünya enerji sisteminin yaklaşık yüzde 80’i hâlâ kömür, petrol ve doğal gaza dayanıyor.
Güneş ve rüzgâr enerjisinde büyük ilerleme kaydedildi. Elektrikli araçlar yaygınlaşıyor. Batarya teknolojileri gelişiyor. Nükleer enerji yeniden stratejik önem kazanıyor.
Ancak elektrik üretimindeki dönüşümü bütün ekonominin karbonsuzlaşmasıyla karıştırmamak gerekiyor.
Çelik, çimento, petrokimya, havacılık, deniz taşımacılığı ve ağır sanayi hâlâ büyük ölçüde fosil yakıtlara bağımlı. Gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmek için uygun fiyatlı enerjiye ihtiyacı var. Yapay zekâ, veri merkezleri ve elektrifikasyon da elektrik talebini artırıyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla güneş paneli kurmak değil. Şebekeleri güçlendirmek, depolamayı büyütmek, sanayiyi dönüştürmek ve düşük karbonlu teknolojileri ekonomik açıdan uygulanabilir hâle getirmek.
Fosil yakıtların on yıl içinde ortadan kalkacağını varsaymak gerçekçi değil. Sonsuza kadar sistemin merkezinde kalacaklarını kabul etmek de çözüm değil.
Başarılı enerji dönüşümü, çevresel hedefleri enerji güvenliği, sanayi rekabeti ve toplumsal refahla uzlaştırabilen dönüşümdür.
Dünya fosil kaynaklı yıllık karbondioksit emisyonlarının yaklaşık üçte biri Çin’den, sekizde biri ABD’den kaynaklanıyor.
Bu iki ülkenin tercihleri küresel iklim politikasının geleceğini belirliyor.
Çin, güneş panelleri, bataryalar ve elektrikli araçlarda dünyanın üretim merkezi hâline geldi. Temiz enerji teknolojilerinin maliyetini düşürerek önemli katkı sağladı.
Ancak aynı Çin, dünyanın en büyük kömür tüketicisi ve kömürden elektrik üreticisi.
ABD ise tarihsel birikimli emisyonlarda en büyük sorumluluğa sahip ülke.
Trump yönetiminin uluslararası iklim politikalarından geri çekilmesi ve federal düzeydeki düzenlemeleri zayıflatması, küresel işbirliğini daha da güçleştiriyor.
Amerikan eyaletleri, şirketleri ve yatırımcıları temiz enerji alanında ilerlemeyi sürdürüyor. Fakat bunlar tutarlı bir federal politikanın yerini bütünüyle dolduramaz.
Çin’in temiz teknoloji başarısı kömür bağımlılığını görünmez kılamaz. Amerika’nın bugünkü siyasi tercihleri de tarihsel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Büyük ekonomiler kendi yükümlülüklerini yerine getirmeden küçük ülkelerden sürekli daha fazla fedakârlık istemek, iklim diplomasisinin meşruiyetini aşındırır.
Türkiye’nin tarihsel emisyon sorumluluğu, erken sanayileşmiş ekonomilerinkinden çok daha düşük.
Kişi başına sera gazı emisyonları da ABD ve OECD ortalamasının altında.
Buna karşılık Türk sanayisi dönüşümün maliyetini bugünden hissediyor.
Avrupa Birliği’nin Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması, 1 Ocak 2026’da kesin uygulama dönemine geçti. Çelik, alüminyum, çimento, gübre ve kapsamdaki diğer ürünlerde yeni raporlama, uyum ve karbon maliyeti yükümlülükleri doğuyor.
Avrupa’nın karbon kaçağını önleme gerekçesi anlaşılabilir. Ancak Türkiye’deki bir çelik üreticisiyle Almanya’daki rakibi aynı finansman koşullarına, teknolojiye ve kamu desteklerine sahip değil.
İklim politikası, sanayi korumacılığının yeni adı hâline gelmemeli.
Türkiye de dönüşümü ertelememeli. Enerji verimliliğini artırmalı, temiz elektrik üretimini büyütmeli, sanayide karbon yoğunluğunu azaltmalı ve güvenilir bir karbon fiyatlandırma sistemi geliştirmeli.
Fakat aynı zamanda uygun maliyetli finansman, teknoloji ortaklıkları ve adil ticaret koşulları için daha etkili müzakere yürütmeli.
İklim adaleti, herkesin aynı bedeli ödemesi değildir. Tarihsel sorumluluk, ekonomik kapasite ve kalkınma ihtiyaçlarının birlikte dikkate alınmasıdır.
Bugün COP toplantıları yalnızca devlet başkanlarını ve müzakerecileri değil, binlerce şirket temsilcisini, danışmanı, lobiciyi ve sivil toplum kuruluşunu bir araya getiriyor.
Bu katılımın kendisi sorun değil. Hatta çözümün parçası.
Sorun, katılımın başarıyla karıştırılması.
Bir konuşma politika değildir. Bir taahhüt finansmanı sağlanmış yatırım değildir. Açıklanan yatırım tutarı da gerçekleşmiş emisyon azaltımı anlamına gelmez.
Liderlerin birlikte fotoğraf vermesi ise hiç değildir.
Uluslararası Enerji Ajansı’nda, OECD’de, diplomaside ve özel sektörde çalışırken aynı gerçeği defalarca gördüm: Bir konferans salonunda varılan mutabakatla sahada tamamlanan proje arasında bazen yıllar, bazen milyarlarca dolar, bazen de aşılamayan siyasi engeller bulunuyor.
İklim diplomasisinin ihtiyacı daha fazla toplantı değil; toplantılar arasında neyin değiştiğinin ölçülmesi.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Genel
Yayın: 08 Kasım 2026 03:48 · Kaynak: 10haber.net