Gurbette Yaşamak. Kefensiz Bir Mezara Girmekmiş!
- 30 Ekim 2018 Yorgun bir beden, isyanlarını ağrılarının arasına gizlerken, anlatamadığı ne varsa sessizce acılarına yükler
- Belki bir nebze anlaşılırım, belki hayatın nankörlüğüne bir gün gülüp geçerim diye düşünür insan
30 Ekim 2018 Yorgun bir beden, isyanlarını ağrılarının arasına gizlerken, anlatamadığı ne varsa sessizce acılarına yükler. Belki bir nebze anlaşılırım, belki hayatın nankörlüğüne bir gün gülüp geçerim diye düşünür insan.
Peki, hayat gerçekten nankör müydü?
Doğarken bir anlaşma mı yapmıştık hayatla? Kuralları belliydi aslında. Ama ne zaman yolundan çıktı her şey? İnsan, hastane yataklarında ağrılara mahkûm edildiğinde başlar sorgulamaya. Yaşamındaki nedenleri, niçinleri, tercihlerini ve geride bıraktıklarını…
Nice mektuplar yazdım. Hasret kokan, sevda tüten mektuplar…
Beyaz sayfalara kalemimle yazarken gözyaşlarımın eşlik ettiği satırlar…
Adına gurbet dedik.
Doyduğumuz yeri sevdik belki ama bir türlü vatanın yerini dolduramadık. Ezana hasret kaldığımız günlerde, bu hasreti secdelerde gözyaşlarımızla dindirmeye çalıştık. Ya da zamanla Rabbimizle buluşmayı ihmal ettik. Kendimizden kaçtık.
Yavaş yavaş yaşadığımız toplumun alışkanlıklarına benzedik. Hani, “Körle yatan şaşı kalkar” derler ya… Buna zamana ayak uydurmak dedik. Oysa farkında olmadan kendi değerlerimizden uzaklaştık, neslimize karşı sorumluluklarımızı unuttuk.
Türk kahvesini unuttuk, yerine espresso koyduk. Selamın yerini “Hello” aldı. Paraya mı taptık ne?
Bir daire daha, bir araba daha derken ömrümüzü biriktirmekle geçirdik. Zamana suçu yükledik, evlatlarımıza ise sevgimizden çok imkânlar sunmayı tercih ettik. Onlar için çalıştık, onlar için biriktirdik.
Fakat kendimizi de onları da mutsuz ettiğimizin farkına varamadık. Bayramlar hafta sonlarına denk gelmedi diye yakınarak bayramlaşmaktan da uzaklaştık. Bir zamanlar bizi bir araya getiren geleneklerimizi, alışkanlıklarımızı ve değerlerimizi yavaş yavaş geride bıraktık.
Akıp giden hayatımıza hiç dönüp de doğru dürüst bakmadık. Giden yılların ardından sessizce düşündüğümüzde, belki de şu gerçeği çok geç anladık: Biz, aslında kendimize düşmanlık etmişiz. Hastane odasında, karşındaki duvarda asılı haçın üzerindeki Hz. İsa tasvirine bakarken mi geldi bütün bunlar aklına?
İnsan, kendi inancını, kültürünü ve kimliğini ne zaman bu kadar sorgular hâle geldi?
Biz ne ara Almanlaştık?
Şimdi kimden özür dilemek gerekiyordu?
Aynadaki çehremizden mi, yoksa bir gün uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz malın, mülkün ve servetin peşinde ihmal ettiğimiz neslimizden mi? Oysa dünya, gelip geçerken misafir olduğumuz bir mekândan ibaretti. Bize ait olmayan bu dünyaya öylesine bel bağladık ki misafir olduğumuzu unuttuk.
Paylaşamadık misafirhanemizi. Kavgalar ettik, hırslarımıza yenildik. Hep “benim” dedik, bir türlü “hepimizin” diyemedik. Sultan Süleyman’a kalmayan bu fani dünyanın, Karun’un bile yanında götüremediği servetin gerçeğini hiç mi düşünemedik? Sağlığımızı nefsimizin arzularına feda ettik. Çalıştık, çalıştık…
Hep evlatlarımız için dedik. Fakat kendimizi de onları da hayatın gerçek güzelliklerinden mahrum bıraktık.
Sonuç ne mi oldu?
Bir hastane penceresinin ardından, ağaçların yaprak döküşünü izlerken kendi hayatımızı bir film şeridi gibi seyretmeye başladık.
Geçmiş, gözlerimizin önünden birer birer geçti.
Yapamadıklarımız, ertelediklerimiz, ihmal ettiklerimiz…
Ve geriye kocaman bir “KEŞKE” kaldı. Artık mevsim kıştı.
Bahar çoktan bitmişti.
Yapraklar sararıp dökülmüş, kuşlar yuva kurdukları dalları terk edip uzaklara uçmuştu.
Dün artık yoktu.
Yarın belki vardı.
Bugün ise pişmanlıkların gölgesinde tükeniyordu. “Şimdiki aklım olsaydı…” dedim.
Rabbimi hiç terk etmezdim. Çünkü anladım ki insanın en büyük dayanağı, en zor anında sığınabileceği tek gerçek Yaradan’dır. Bu düşüncelerle titreyen ellerimi gözyaşlarım ıslattı. Gurbet diyarlarına vatan kokan valizlerle gelmiştik.
Bir gün kefene sarılıp döneceğimizi nereden bilebilirdik? İnsan, doğduğu toprağa bazen yıllarca hasret kalır. Oysa son dönüşünde ne valizine ne de biriktirdiği servetine ihtiyaç vardır. Geriye yalnızca bir avuç toprak ve yaşanmış bir ömür kalır.
Bağrına yatır bizi Anadolu’m…Belki de en büyük hasretimiz, senin toprağında son bulacak. Bu mektup, öylesine yazılmış bir mektup değildi. Yaşanmışlığa atılmış bir mühürdü.
Üzerindeki imza ise gurbette geçen bir ömrün acısıydı.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Sağlık · Bölge: Sakarya
Yayın: 03 Kasım 2026 11:03 · Kaynak: netgaste.com