Festina Lente
- İnsanlık her dönemde yaşadığı çağı şekillendiriyor
- Çağın değerlerini belirliyor, sonra da o değerlere göre yaşamaya gayret ediyor
İnsanlık her dönemde yaşadığı çağı şekillendiriyor. Çağın değerlerini belirliyor, sonra da o değerlere göre yaşamaya gayret ediyor. Bu gayret içerisinde belki de hiç fark etmediğimiz bir şey oluyor ve yaşam dinamiklerini belirlediğimiz o çağ, bir süre sonra dönüp bizden bazı taleplerde bulunuyor.
Bu yazıda tartışmak istediğim konu, çağımızın bizden talep ettiği ‘hız’ ve bizim bu talep karşısındaki tutumumuz. YAVAŞÇA ACELE ETBu yazının başlığı olan ‘Festina Lente’ Latince ‘yavaşça acele et’ anlamına geliyor. Kendi içinde çelişen bir cümle değil mi?
Yavaş olmak ama aynı zamanda acele etmek de ne demek? Bu deyiş aslında Roma’nın ilk imparatoru Augustus’a ait. Ağustos ayına ismini veren Augustus, sözü Yunanca söylemiş: σπεῦδε βραδέως (speude bradeōs). Bugün bildiğimiz Latince hâli ise Rönesans’ta yaygınlaşmış.
Cümlenin ilginçliği kendi içinde çelişkili olmasından kaynaklanıyor. Buna oksimoron deniyor; kelimenin kendisi de Yunanca ve ‘zekice bir ahmaklık’ anlamına geliyor. Bu düşüncenin izini Augustus’tan yaklaşık 300 yıl önce Aristoteles’te de görüyoruz.
Onun ‘yavaşça düşünüp taşınmak’ dediği şeyin karşılığı aslında ‘Festina Lente’. Bizim de buna yakın bir atasözümüz var: Bin düşün, bir söyle. Yani Aristoteles’İn de dile getiridği gibi, bir şeyi yapmadan önce düşünmek. Peki biz ne yapıyoruz?
Eylemlerimizden önce gerçekten düşünüyor muyuz? Ya da şöyle de sorabiliriz. Yaşadığımız çağ buna ne kadar izin veriyor? Çoğumuz yaşadığımız bu dönemi çok basitçe tanımlıyor ve ona ‘teknoloji çağı’ diyoruz. Sanki daha önce teknoloji yokmuşçasına yapıyoruz bu tanımı.
Halbuki bundan 6.000 yıl önce icat edilmiş olan tekerlek de bir teknolojik buluştu, 140 yıl önce icat edilen otomobil de. Yani teknoloji her zaman vardı. Bugün esas anlamını bilerek ya da bilmeyerek gündelik dilde de sıkça kullandığımız ‘teknoloji’ kavramı Antik Yunanca τέχνη (tékhnē) ve λόγος (lógos) kelimelerinin birleşmesinden oluşuyor.
Lógos Biyo-loji, jeo-loji, antropo-loji gibi bilim adlarında kullandığımız ‘-loji’ ekinin kökü. Esas anlamı ‘söz’ ama gelişigüzel bir söz değil; akılla, mantıkla söylenmiş söz. Tékhnē ise bir şeyi bilerek yapma becerisidir diyebiliriz.
Aristoteles bu kavramı “bir şey üretmeyi bilmek” anlamında kullanmıştır. Kısacası sanat, zanaat, ustalık anlamına gelir. Aristoteles çevirilerinde de ‘tékhnē’ kelimesinin karşılığı olarak ‘sanat’ kullanılmıştır. TÉKHNĒ İÇİN ZAMAN LAZIMBiz bugün teknoloji dediğimizde bunun bize çağrıştırdığı ilk kavram ‘hız’.
Yani birçok şeyi daha hızlı, daha kolay yapmamızı sağlayan bir üretim alanı ve o alanın çıktıları, elimize tutuşturduğu aletler. Sanat, zanaat ya da ustalık… ‘Tékhnē’ kavramını hangi anlamda kullanırsanız kullanın onu yapmak da yapılanı anlamak da zaman ister.
Öyle aceleye gelmez yani. Biz teknolojinin çıktısı olan bu aletleri kullanıyor ama nedense hiç sorgulamıyoruz. Hepsi için “bize hız katıyor”, “hayatımızı kolaylaştırıyor” diyerek hemen alıp kabul ediyoruz. Peki teknolojinin bize kazandırdığı hız gerçekten bizim ne işimize yarıyor?
Onun sayesinde gerçekten her şeyi hızla hallediyor ve geriye kalan zamanı kendimize mi ayırıyoruz? Ya da onun sayesinde hayatımız gerçekten kolaylaşıyor mu? Şöyle bir durup bu konular hakkında iki dakika düşünüyor muyuz?
Yoksa iki dakika düşünmek bize artık zor mu geliyor? Hatta daha da ileriye gideceğim; iki dakika düşünmek artık bizim için gereksiz mi? Bir şeyi üretmeyi bilmeye (tékhnē) ne kadar zaman ayırıyoruz? Bilimsel bilgiye (epistēmē), pratik bilgeliğe (phronēsis), bilgeliğe (sophia), ilk ilkeleri kavramaya yarayan akla (nous) artık ne kadar değer veriyoruz?
Bunlar hakkında düşünmek için ne kadar zaman harcıyoruz? Hadi dürüst olalım, neredeyse hiç. Peki neden? TÉKHNĒ İÇİN ZAMAN YOKEn başta bahsettiğimiz ‘çağın bizden talepleri’ var ya, işte onların başında ‘hız’ geliyor. İçinde yaşadığımız çağ, bizden her şeyi hızlı yapmamızı istiyor.
Bir yere hızlı varmamızı, bir işi hızlı bitirmemizi, her şeyi hızlı tüketmemizi… Bu ‘hız’ talebi artık bizim bir yaşam biçimimiz hâline geldi. Bunun bir değer hatta bir erdem olduğunu düşünmeye başladık. Sanırım bizim belirlediğimiz çağ daha sonra dönüp dolaşıp bizi belirledi ve bu hız alışkanlığının bir sonucu olarak düşünmeyi neredeyse terk ettik.
Günümüzün ‘tékhnē’si teknolojinin, bize kazandırdığı hıza öylesine alıştık ki ona sahip olmak için ödediğimiz ağır bedelin farkına bile varmadık. Onun üzerine düşünüp anlamak, sorgulamak, sindirmek, bilinçli bir şekilde kullanmak yerine hayatımızı ve alışkanlıklarımızı değiştirmesine izin verdik.“Hayatımızı kolaylaştırıyor” dediğimiz teknolojinin, aslında aynı zamanda hayatımızı çok daha karmaşık hâle getirdiğini göremez olduk.
Teknolojik aletleri “bize zaman kazandırıyor” diyerek sorgusuz sualsiz kabul ediyoruz. Peki nerede o kazandığımız zaman? Hikâye odur ki Amerika’da iki köylü ağaç altında oturmuş sohbet ediyorlarmış. Biri diğerine şöyle demiş: “Duydun mu?
Otomobil diye bir şey bulunmuş. On günlük yolu artık bir günde gidecekmişiz.” Diğer köylü bunun üzerine sorulabilecek en güzel soruyu sormuş: “Peki geri kalan dokuz günde ne yapacakmışız?”İşte ben de bunu soruyorum. Teknoloji bize o dokuz günü gerçekten kazandırdı mı?
Teknoloji çağı bize o dokuz günü veriyor mu, yoksa başka şeylerle dolduruyor mu? Yol hızlanınca hayat da hızlanıp bizden yeni şeyler ve onları da daha hızlı yapmamızı mı talep ediyor? At arabasının yerini otomobil, daktilonun yerini bilgisayar, mektubun yerini e-postalar ve WhatsApp mesajları alınca hayatımız daha kolay ya da daha konforlu oldu mu?
Daha az mı çalışıyor, daha az mı yoruluyoruz? Düşünmeye, sorgulamaya zaman buluyor muyuz? “Festina Lente” diyebiliyor muyuz? Soruyorum: Nerede o dokuz gün? HIZLA ACELE ETBu çağ kazandırdığı zamanı bize vermiyor. Aksine bizden daha fazlasını talep ediyor.
Sanki bize zaman kazandırmıyor da kendisi için kullanıyor o zamanı. Hızlandıkça bizden de daha hızlı olmamızı istiyor. Daha fazla şeyi daha az zamanda isteyip iki ayağımızı bir pabuca sokuyor. Şöyle bir durup düşünmeye, “ne yapıyorum ben” diye sorgulamaya fırsat vermiyor.
Hani şu dokuz gün var ya… Onu vermese de boş dediğimiz zamanı da doldurmanın başka yollarını buluyor. Veriyor elimize bir akıllı telefon, koyuyor içine sosyal medya diye bir şey ve diyor ki “boş zamanında bununla oyalan”.
Biz de alıp kabul ediyoruz. Yine hiçbir soru sormadan, yine hiç sorgulamadan. Kurulan bu yeni dünya üç cümleden kısa metinlerin, iki dakikadan kısa videoların dünyası. Biz bu dünyada hızlı olmaya, her şeyi aceleyle yapmaya o kadar alıştık ki üç dakikalık videoya çok uzun deyip hızlandırarak seyreder, kitap değil, özetini okur olduk.
Bir romanın özetini okumak ne demek? Olur mu hiç öyle şey? Edebiyat dediğin şey güzel söz söyleme sanatı değil mi? Hikâyenin özetini okuyunca o sanat eserinden haz mı almış oluyorsun? Buna vakit ayırmak, sindire sindire okumak gerekmiyor mu?
Beş dakikada Platon, iki sayfada Aristoteles, kırk sayfada felsefe tarihi anlatan kitaplar var. Olacak şey mi? Bu hız alışkanlığının en vahim sonucu yüzeysellik olmadı mı? Her şeye aşina olmak isteyen, ama bilmeyi reddeden insanlar hâline dönüştük.
Bazılarımız bu durumu abartıp bir şeyi bilme arzusunu ya da bilen kişiyi aşağılamayı marifet sayar oldu. Bilmemeyi erdem sayan şarlatanlar türedi. İnanır mısınız bu şarlatanların arasında esas işi ‘bilmek’ olan akademisyenler bile var.
Sonuç: Düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan, kendi aklını kullanmayı gereksiz gören, başkalarının söylediklerini kendi fikriymiş gibi tekrarlayan, üç dakikada bilim, beş dakikada felsefe öğrenen(!), bu alanlara daha fazla zaman ayırmanın zaman kaybı olduğunu savunan insanlarla doldu dünya. PEKİ BU KİMİN İŞİNE GELİYOR?Düşünmeyen, sorgulamayan, bilmeyen insan, elbette en çok politikacıların işine geliyor.
Çünkü bunları yapmayan insanları yönetmek çok kolaydır. Onları istediğin yöne çekebilir, kendi menfaatlerini onların iyiliği olduğuna inandırabilirsin. Böyle bir insan topluluğu düşünmediği, sorgulamadığı için algılarını bilgiye dönüştüremez ve sen de o algıları istediğin gibi şekillendirebilirsin.
Hiç boş zamanı olmadığı için düşünmeye vakit ayıramaz, sonra da kendini ‘düşünmenin gereksiz olduğuna’ inandırır. Artık bu insan topluluğuna her şeyi yaptırabilir, onları her şeye inandırabilirsin. Kendi aklıyla düşünmeye gerek görmediği için senin aklının ürettiklerini alır ve kabul eder.
Sonunda öyle bir hâle gelir ki artık onu bir şeye ikna etmene bile gerek kalmaz. O senin isteklerinin, senin menfaatinin en doğrusu olduğuna kendi kendini ikna eder zaten. Sadece politikacıların değil, aynı zamanda büyük iş insanlarının da işine gelir böyle bir insan modeli.
Büyük teknoloji patronlarını düşünsenize. O elimizden düşürmediğimiz akıllı telefonları, onların içindeki sosyal medyayı üreten patronları. Biz o telefon kılıklı cep bilgisayarlarını kullanırken, o aletlerin içindeki dijital platformlarda oradan oraya savrulurken, birisinin saçma sapan yemek ya da tatil fotoğrafını beğenirken aslında ne yapıyoruz?
Ben söyleyeyim, o platformlar için veri üretiyoruz. Yani bize bedava verdikleri o eğlence dünyasında aslında bizi bedava işçi olarak çalıştırıyorlar ama biz farkında değiliz. Ürettiğimiz her içerik, beğendiğimiz her hatta konum bilgimiz bile birer veri.
Bunları toplayıp işliyor, sonra pazarlama aracı olarak kullanıyor ya da bu verileri satıyorlar. Biz de onların bedava işçisi olduğumuzu fark etmeden ‘like’layıp duruyoruz önümüze gelen her şeyi. Sorgulamadan, “ne yapıyorum ben” diye sormadan, yaptığımız şey hakkında hiç düşünmeden.
DOKUZ GÜNÜN HESABIİşte o Amerikan köylüsünün sorduğu dokuz günün hesabını çok iyi yapıyor teknoloji üreticileri. Bizi boş bırakmıyor, çoğu zaman boş işlerle meşgul olmamızı sağlıyorlar. İki yüz seksen karakterlik metinlere, iki dakikalık videolara sıkıştırılmış sanal hayatlar kurguluyorlar bizim için.
Her şeyi hızla üretelim, hızla tüketelim diye… Teknolojileriyle bize zaman kazandırıp, sonra o zamanı yine teknolojiyle elimizden almak, kendilerine yeni gelir kapıları sağlamak için. O dokuz günde yavaşlamaya, düşünmeye, sorgulamaya vaktimiz kalmasın diye.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Teknoloji
Yayın: 01 Kasım 2026 04:10 · Kaynak: gazetepencere.com