Batı Trakya’da inanç özgürlüğüne hep darbe
Tarih boyunca medeniyetlerin buluşma noktası olmuş Balkanlar, farklı kültürlerin ve inançların bir arada yaşama tecrübesine ev sahipliği yapmıştır.
Ancak bu coğrafyanın en hassas dengelerinden biri olan Batı Trakya, on yıllardır çözülmeyi bekleyen ama her defasında yeni bir hukuksuzlukla derinleştirilen bir insan hakları sorunuyla baş başa bırakılıyor.
Yunanistan yönetiminin Gümülcine ve İskeçe’de hayata geçirdiği “sözde müftüler” dayatması, sadece bölgesel bir idari anlaşmazlık değil; doğrudan bir halkın kimliğine, inancına ve en temel insan haklarına yönelik açık bir müdahaledir.
Bir toplumun en kutsal değerlerinden biri, inançlarını kendi gelenekleri çerçevesinde yaşayabilmesi ve dini temsilcilerini hür iradesiyle seçebilmesidir. Demokrasinin ve hukuk devletinin en temel iddialarından biri de budur: Devlet, vatandaşının inancına müdahale etmez; onun kendi dini liderini belirleme iradesine saygı duyar.
Ne yazık ki Yunanistan’da bu evrensel ilkeler Batı Trakya Türkleri söz konusu olduğunda kağıt üstünde kalmaktadır. Devlet eliyle müftü atama girişimi, toplumun iradesini hiçe sayan baskıcı bir zihniyetin ürünüdür. İbadet esaslarını ve dini temsilcileri bir idari kararla şekillendirmeye kalkışmak, ne uluslararası hukuka ne de demokratik değerlere sığar.
Bu tutum, varlığı ve kimliği onlarca yıldır inkâr edilen Türk azınlığa karşı sürdürülen asimilasyon ve baskı politikalarının ne yazık ki en somut tezahürlerindendir.
Batı Trakya Müslüman Türk Azınlığının hakları, uluslararası hukukun teminatı altındadır. Lozan Barış Antlaşması, bu bölgedeki azınlığın statüsünü, dini ve sosyal haklarını açıkça güvence altına almıştır.
Ancak Atina yönetimi, antlaşmadan doğan yükümlülüklerini yok sayarak tek taraflı tasarruflarla bir statü koparmaya çalışmaktadır.
Müftülük makamı, yalnızca dini vecibelerin yerine getirildiği bir merci değil; aynı zamanda azınlığın kültürel ve hukuki (aile hukuku, miras vb.) geleneklerinin yaşatıldığı tarihi bir köprüdür. Bu köprünün devlet eliyle atanmış isimlerle işlevsiz hale getirilmek istenmesi, azınlığın kimlik hafızasını silme çabasından başka bir şey değildir.
Bugün temel hak ve özgürlüklerden, insan hakları evrensel beyannamesinden ve din vicdan hürriyetinden dem vuran uluslararası çevrelerin ve Batılı kurumların, Batı Trakya’da yaşananlar karşısındaki sessizliği düşündürücüdür.
Demokrasi ve özgürlük söz konusu olduğunda ses yükseltenlerin, Yunanistan’ın bu çağdışı uygulamalarına gözlerini kapatması çifte standardın en açık göstergesidir.
Oysa din özgürlüğü ve insan haklarına saygı duyan herkesin bu haksızlığa ses yükseltmesi gerekir. Çünkü bir coğrafyada adalet askıya alınırsa, dünyanın başka bir yerindeki adalet iddiacısı da meşruiyetini yitirir.
Azınlığın kendi oylarıyla, kendi iradesiyle seçtiği müftülerin meşruiyeti, dışarıdan yapılan hiçbir dayatma ya da atamayla gölgelenemez. Halkın gönlünde ve vicdanında yer bulamamış makamlar, kâğıt üzerinde var olsalar dahi toplumsal bir karşılık üretemezler.
Türkiye Cumhuriyeti, geçmişte olduğu gibi bugün de Batı Trakya’daki soydaşlarının haklı mücadelesinde yanlarında durmaya devam edecektir. Kimliklerini, inançlarını ve kültürel miraslarını korumak için verdikleri barışçıl ve haklı mücadelede Türk azınlık asla yalnız değildir.

Kategori: Siyaset
Yayın: 25 Ekim 2026 20:54 · Kaynak: demokratkocaeli.com