Yaşanmış Hikâyeler/Cici Kuş/ Figen Kaymak Yazdı
Yıllar önce, küçük bir kuş hiç beklenmedik bir anda Figen Hanım’ın hayatına girdi. Bir evden uçarak gelmiş, salonun açık kapısından içeri süzülmüştü. Figen Hanım, birdenbire karşısında beliren bu güzel kuşa hayranlıkla baktı. İpek gibi yumuşak tüylerinde sarı ile mavi birbirine karışıyor, yanağındaki küçük siyah ben ona bambaşka bir güzellik katıyordu. Bu ben, âdeta onu diğer kuşlardan ayıran özel bir işaretti. İncecik kanatlarıyla uçarken havada süzülüyormuş gibi görünüyordu.
Figen Hanım, kuşu arayan birilerinin olabileceğini düşünerek hemen balkona çıktı. Çevresine dikkatle bakındı ancak telaşla kuş arayan hiç kimseyi göremedi. Bunun üzerine onu, evlerine sığınmış bir Tanrı misafiri olarak kabul ettiler. Artık yapılması gereken, bu narin misafirin ihtiyaçlarını karşılamaktı.
Oğlu Yiğit, hiç vakit kaybetmeden karton bir kutudan küçük bir yuva hazırladı. Kuşun rahatça nefes alabilmesi için kutunun bir bölümünü kesti, karanlıkta kalmaması için de pille çalışan bir aydınlatmayı içine yerleştirdi. Ardından bir kaba su konuldu, komşudan da kuşyemi alındı. Böylece minik misafirin ilk yuvası ve ihtiyaçları kısa sürede hazırlanmış oldu.
Figen Hanım ve ailesi, onu ürkütmemek ve incitmemek için bir süre uzaktan gözlemledi. Akşam olmak üzereyken sipariş verdikleri kafes geldi. Küçük ve sevimli pembe kafes, minik kuşa çok yakışmıştı. Kafesin içindeki hâli o kadar tatlıydı ki aile fertleri ona bakmaya doyamıyordu.
Figen Hanım birkaç gün boyunca birisinin gelip kuşu sormasını bekledi. Bir yandan gerçek sahibinin bulunmasını istiyor, diğer yandan ona daha şimdiden bağlandığı için bu ihtimal karşısında üzülüyordu. Birisinin çıkıp kuşu kendisinden alacağını düşündükçe içi sızlıyordu. Ardından, kendisinin birkaç gün içinde böylesine sevdiği bu kuşun sahibinin kim bilir ne kadar üzülmüş olabileceğini düşünüyordu. Gerçek sahibi ortaya çıkarsa kuşu ona teslim etmeye kararlıydı. Çünkü minik kuş, onlardan önce başka birine aitti ve sahibinin yaşadığı üzüntüye kayıtsız kalamazdı.
Yine de tedbiri elden bırakmayacaktı. Birisi gelip kuşunu kaybettiğini söylerse tüylerinin rengini, yanağındaki siyah beni ve diğer bütün özelliklerini ayrıntılı biçimde soracaktı. Karşısındaki kişinin gerçekten kuşun sahibi olup olmadığını ancak bu şekilde anlayabilirdi.
Fakat günler geçti, aylar geçti, yıllar geçti… Küçük kuşu arayan hiç kimse çıkmadı.
Böylece onun bu eve tesadüfen gelmediğine inandılar. O minik kuş, sanki yaşayacağı yeri ve ailesini kendisi seçmişti. Artık evin misafiri değil, ailenin yeni üyesiydi.
Eve gelen herkes onun güzelliğine hayran kalıyordu. Cici Kuş’u görüp beğenenlerin çoğu kendilerine de bir kuş alıyor, ancak daha sonra kendi kuşlarının onun gibi olmadığını söylüyordu. Gerçekten de Cici Kuş’un kendine özgü bir güzelliği ve asaleti vardı. Çok narindi; kimseyi incitmez, uçarak yanlarına gelir ve usulca omuzlarına konardı. Başka kuşlarla yan yana geldiğinde bile farklılığı hemen fark edilirdi.
Eve geldiği ilk gün korkudan hiç sesini çıkarmamıştı. Günler ilerledikçe o aileye, aile de ona alıştı. Bir süre sonra ağzından “Cici kuş, cici kuş…” sözleri dökülmeye başladı. Böylece adını da kendisi koymuş oldu. Bundan sonra herkes onu kendi söylediği isimle çağırmaya başladı: Cici Kuş…
Daha sonra Figen Hanım’ın kızı Zehra’nın adı da Cici Kuş’un sesinde yankılanmaya başladı:
Zehra da Cici Kuş gibi narin ve kendine özgü özellikleri olan biriydi. Küçük kuşun onun adını söylemesi, ailede ayrı bir mutluluğa sebep oluyordu.
Cici Kuş’u o kadar çok beğenenler vardı ki başka bir kuş karşılığında onu almak isteyenler bile oldu. Fakat Figen Hanım ve ailesi ondan nasıl vazgeçebilirdi? O artık yalnızca güzel bir kuş değil, evin kıymetlisi ve ailenin ayrılmaz bir parçasıydı.
Figen Hanım zamanla Cici Kuş’un altına karşı özel bir ilgisi olduğunu fark etti. Küçük kuş omzuna konuyor, kulağındaki küpeyi ya da kolundaki bilekliği gagalıyordu. Figen Hanım da onun altını sevdiğini söyleyerek gülümsüyordu. Mutlu olduğunu görmek için gagalama isteği bitene kadar onu engellemiyordu. Cici Kuş bir süre sonra yanından uçuyor ve kendiliğinden kafesine dönüyordu.
Doğal, içten ve sevgi dolu bir kuştu. Aile fertlerinin omuzlarına konuyor, başını yana eğerek gözlerinin içine bakıyordu. Evin içinde onlarla birlikte dolaşıyor, onlar neredeyse o da orada bulunuyordu. Masanın üzerindeki ekmek kırıntılarına ise bayılıyordu.
Bir gün Figen Hanım’ın tabağındaki kuru fasulyenin tadına bile baktı. Figen Hanım, kuşların kuru fasulye yiyip yemediğini düşünerek şaşkınlıkla güldü. O gün yemeklerini Cici Kuş ile paylaşmış oldular. Küçük kuş tabaktaki kuru fasulyeyi gagalarken Figen Hanım da onu tebessümle seyretti.
Cici Kuş kafesinden çıkarıldığında Figen Hanım camları kesinlikle açmıyordu. Uçup giderse geri dönemeyebileceğinden korkuyordu. Buna karşılık evin kapısı açık olduğunda Cici Kuş bazen apartmana çıkıyor, kısa bir süre sonra yeniden yanlarına dönüyordu. Ailesi ondan, o da ailesinden vazgeçmiyordu.
İnsan sevdiğinden kolay kolay vazgeçemezdi. Onunla zaman geçirmek, mutlu olmak ve unutulmayacak hatıralar biriktirmek isterdi. Figen Hanım ve ailesi de Cici Kuş ile hafızalarından hiçbir zaman silinmeyecek pek çok güzel anı biriktirdi.
Cici Kuş, halının üzerinde küçücük adımlarla aile fertlerinin peşinden yürüyor, ayaklarının arasına dolanarak onlarla oyunlar oynuyordu. Onlar da minik dostlarının bu sevimli hâllerini büyük bir keyifle izliyordu.
Bir gün Cici Kuş uçarak yukarıdaki odalardan birine girdi ve tül perdenin arkasına saklandı. Onun için bu davranış küçük bir oyundan ibaretti ancak ailesini fazlasıyla korkutmuştu.
Ona defalarca seslendiler fakat karşılık alamadılar. Odaların her köşesine baktılar; ne bir ses duyuldu ne de en küçük bir hareket görüldü. Telaşla balkonları ve pencereleri kontrol ettiler. Acaba açık unutulmuş bir kapı ya da pencere var mıydı? Her yer kapalıydı. Cici Kuş kafesinden çıkarıldığında, dışarı uçmaması ve yolunu kaybetmemesi için bütün kapı ve pencereleri kapatmaya büyük özen gösteriyorlardı.
Onu aradıkları birkaç dakika, aile fertlerine saatler kadar uzun geldi. Çünkü Cici Kuş onlar için çok kıymetliydi. Küçük kuş, onların korkusunu ve üzüntüsünü hissetmiş olmalıydı. Sonunda saklambaç oyunundan vazgeçerek tül perdenin arkasından kendi adını söylemeye başladı:
Sesini duydukları anda büyük bir sevinç yaşadılar. Onu bulunca bir yandan sevip okşadılar, bir yandan da kendilerini çok korkuttuğunu söyleyerek bunu bir daha yapmamasını istediler. Çünkü onu kaybetme düşüncesine bile dayanamıyorlardı.
O gün yaşananlar yalnızca küçük bir saklambaç oyunuydu. Ancak bu olay, aylar sonra gerçekleşecek ayrılığın sessiz bir habercisi gibiydi.
Cici Kuş, aile fertleri eve geldiğinde seslerini hemen tanır ve ötmeye başlardı. Evin kapısı her açıldığında onları sesiyle karşılar, varlığıyla evin neşesine neşe katardı. Bu güzel günler, Cici Kuş’un onlardan ayrılacağı zamana kadar devam etti.
Figen Hanım bir gün odaya girdiğinde Cici Kuş’u kafesinin içinde hareketsiz yatarken buldu. Büyük bir telaşla kafesin kapağını açtı ve onu avuçlarının içine aldı. Belki yeniden hareket eder düşüncesiyle tüylerini sevdi, küçük bedenini okşadı ve umutla bekledi. Fakat Cici Kuş’tan hiçbir karşılık gelmedi.
Figen Hanım onu avuçlarının içinden bırakamıyordu. Yüreği bir kez daha ayrılık acısıyla sınanıyordu. Daha önce kızı Zehra’dan ayrılmanın acısını yaşamıştı. Şimdi de bir yavru gibi sevdiği Cici Kuş ile vedalaşmak zorundaydı. Ayrılmak, kabullenmek ve onu son yolculuğuna uğurlamak çok zordu.
Cici Kuş’un tüylerini uzun uzun sevip okşadı. Tüylerinin renkleri hâlâ ilk günkü kadar canlı ve güzeldi. Yanağındaki o küçük siyah ben de yerindeydi. Yıllar önce onu diğer kuşlardan ayıran bu özel işaret, şimdi Figen Hanım’ın gözyaşları arasında son kez gördüğü en tanıdık ayrıntıydı.
Gözyaşları birer birer yanaklarından süzülmeye başladı. Her damlada birlikte geçirilen yılların, paylaşılan sevginin ve biriktirilen hatıraların ayrı bir anlamı vardı.
Artık Cici Kuş’a karşı son görevini yerine getirmeliydi. Onu son kez sevip okşadı. Bir süre daha avuçlarının içinde tuttuktan sonra dikkatlice bir peçeteye sardı ve toprağa gömmeye karar verdi.
Mezarını derin kazdı ve yerini kaybetmemek için üzerine bir işaret koydu. Kedilerin toprağı eşeleyerek Cici Kuş’a zarar vermesini istemiyordu. Figen Hanım, hayatı boyunca hiçbir canlının bir başkasına zarar vermesini doğru bulmamıştı. Çok sevdiği Cici Kuş’un da toprağın altında incinmesine gönlü razı değildi.
Toprağına dökmek için su getirildi. Figen Hanım bir an, Cici Kuş’un üşüyebileceğini düşündü. Bu nedenle suyu birden dökmeye kıyamadı; toprağın üzerine damla damla bıraktı.
Bir süre mezarının başında sessizce bekledi. Ardından yanından ayrılmak zorunda kaldı. Ancak Cici Kuş’u orada bırakıp gitmedi. Toprağa yalnızca minik bedeni emanet edilmişti. Sevgisi, hatıraları ve o güzel sesi ise Figen Hanım’ın ve ailesinin kalbinde kalmıştı.
Cici Kuş, artık kafesinde değildi; eve gelenlerin sesini karşılamıyor, halının üzerinde küçük adımlarla yürümüyor, Figen Hanım’ın küpelerini ve bilekliğini gagalamıyordu. Fakat yaşattığı güzelliklerle hâlâ o evin içindeydi.
O, Figen Hanım ve ailesi için hiçbir zaman yalnızca bir kuş olmamıştı. Evin neşesi, ailenin minik ferdi ve unutulmayacak hatıraların sessiz kahramanıydı.
Cici Kuş, onların kalbinde yaşamaya devam edecekti.
Kategori: Kültür-Sanat · Bölge: Gümüşhane
Yayın: 16 Eylül 2026 19:02 · Kaynak: gumushanedenhaber.com