İhtişamın Gölgesinde çürüyen İstikamet
Geçici Sıfatların Ötesindeki Hakikat
“Hız asrının göz kamaştıran vitrinlerinde, altındaki motoru ve yürüyen aksamı çürürken yalnızca dış kaportasını parlatan bir insanlık dramı yaşanıyor. Unvanların, makamların ve geçici sıfatların vefasız gölgesine sığınan modern insan; fıtratındaki asıl güvenceyi, yani ahlak ve karakter frenini kaybettiğinde hangi felakete doğru hızla ilerlediğinin farkında mı?”
Çağın Behlül-i Dânâ’sı dostumla bir sohbetimizde konu, güzel ahlak ve karakterin insan hayatındaki yerine geldi. Dostum, bu değerlerin hayati önemini çarpıcı bir benzetmeyle anlattı: İnsani erdemleri, bir arabanın olmazsa olmazı olan fren ve balataya benzetti. Çünkü ona göre freninden mahrum her araç nasıl potansiyel bir kaza riski taşıyorsa, ahlak ve karakterden yoksun insan da sahip olduğu güç ve imkânları ne kadar büyütürse büyütsün, sonunda tehlikeli bir istikamete sürüklenebilir.
Dostum düşüncelerini şöyle detaylandırdı:
“Bir arabanın motoru ne kadar güçlü olursa olsun, freni yoksa o araç hızla felakete gider. İnsanın zekâsı, yeteneği, gücü ve imkânları da motor gibidir; ahlak ve karakter ise bu gücü kontrol altında tutan en temel güvencedir. İrfan, dürüstlük ve samimiyet gibi hasletler de yolculuğu yalnızca güvenli değil, aynı zamanda anlamlı ve değerli kılan unsurlardır. Donanımsız bir araba da hareket eder; fakat bu değerler olmadığında yolculuğun kalitesi kalmaz.”
Bu sözler, modern dünyanın hız tutkusuna ve kontrolsüz hırsına karşı önemli bir gerçeği hatırlatıyordu: Bir insanın dış görünüşüne, makamına, unvanına ve sahip olduğu imkânlara bakarak gerçek değerini ölçmek mümkün değildir. Zira parlak bir kaporta, çürümüş bir yürüyen aksamı sonsuza kadar gizleyemez.
Makam ve mevkiler geçici sıfatlardır; ahlak ve karakter ise insanın kalıcı hasletleridir. Hayat sahnesinde hangi makamda bulunduğumuzdan çok, o makamdayken nasıl bir insan olduğumuz önemlidir. Çünkü makamlar el değiştirir, unvanlar silinir, koltuklar boşalır. Güzel ahlak ise insanın özüyle bütünleşir ve geride bıraktığı asıl mirasa dönüşür.
İyi ahlakın yerini hiçbir makam dolduramaz; karakter yoksunluğunu hiçbir unvan örtemez. Üstelik ömür, bütün bu makam ve mevkilerden çok daha kısadır. Kısacık dünya hayatı uğruna erdemlerden ödün vermeye değmez. Hatta ömür bir gün bile olsa, sırf onurlu yaşandığı için değerlidir.
Makam ve mevkiler, görev hakkıyla yerine getirildiğinde anlam kazanır. Kendisine emanet edilen işi hakkıyla yapmayan kişinin bulunduğu makam, ne kendisine ne de başkasına gerçek anlamda fayda sağlar. Çünkü emanet, yalnızca bir koltuk değil; aynı zamanda sorumluluktur.
Bazen içten gelen bir sitem ve hayıflanmayla deriz ya:'Değdi mi şimdi, değer mi hiç?'
Evet; hayatı doğru ve onurlu yaşamaya, üstlenilen görevi hakkıyla yerine getirmeye sonuna kadar değer. Fakat geçici hırslar uğruna yanlışlara bulaşmaya, karakterden ve vicdandan ödün vermeye asla değmez.
Oysa istikamet bellidir. Yüce Kitabımız, bu konuda insanın önüne açık bir yol koyar:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”(Hûd Suresi, 112. ayet)
Öyle bir emirdir ki bu; ağırlığı ve taşıdığı büyük sorumluluk karşısında alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin (s.a.v.) "Beni Hûd suresi ihtiyarlattı" buyurarak saçlarını beyazlatmıştır.
Belki de bütün mesele budur: Hayatın motorunu güçlü kılmak kadar, freni sağlam tutabilmek; kaportayı parlatmak kadar yürüyen aksamı korumak; makamı taşımaktan önce, O'nun saçlarını ağartan o yüce emaneti, sorumluluğu hakkıyla taşımak...
Küçük Not: İçindeki çürümüşlüğü parlak unvanlarla örtmeye çalışanların trajikomik hâlini gördükçe, eskilerin o meşhur sözünü hatırlarım:'Şaşarım kedinin damda çamaşır yıkayıp çeperde asmasına...' Tam da dostum, çağın Behlül-i Dânâ’sının kulaklarını çınlatacak abes bir durum...
Kategori: Kaza · Bölge: Elazığ
Yayın: 30 Eylül 2026 10:19 · Kaynak: gunisigigazetesi.net