Yapay zekâ ve hayatın anlamı
Çok uzağa gitmeye gerek yok, ilk gündeme geldiği kırk-elli yıl önce “yapay zekâ”nın bugün ulaşabildiği güce ulaşacağı söylenseydi hiçbirimize inandırıcı gelmezdi herhalde. Ancak yapay zekâ denilen, tarihin gidişatını değiştirecek devrim niteliğindeki gerçeklik karşısında sadece hayranlığımızı ve şaşkınlığımızı ifade ediyoruz bugün.
Yapay zekâ roman, şiir, akademik makale, kitap yazabiliyor, resim çizebiliyor, bir konuda sohbet edebiliyor, şarkı söyleyebiliyor... Bütün bunlara daha emekleme aşamasında olduğu son yıllarda ulaşabildi. Peki 50 yıl sonra yapay zekâ hangi yetkinlikte olacak?
50 yılı beklemek gerekecek mi bilinmez ama tarih bundan sonra büyük bir ihtimalle “yapay zekâ öncesi” (YÖ) ve “yapay zekâ sonrası” (YS) şeklinde tasnif edilecektir. Görülebildiği kadar yapay zekâ, bugün yaptığımız işlerin büyük çoğunluğunu tekeline alacak.
Roman ve şiiri o yazacak, dersi o anlatacak, bizim yerimize o görüş beyan edecek. Hastalığı o teşhis edecek, garsonluğu o yapacak, arabayı o sürecek... Nitekim Elon Musk’a göre yapay zekâ 5 yıl içinde tüm insanlığın zekâsını aşabilecek.
Eğer bu söylenenler doğru ise yapay zekâ, insanın rol alabileceği çok sınırlı bir alanı insana bırakacak. Bütün bu yenilikler ilk etapta hayatın konforunu artıracak yenilikler şeklinde düşünülebilir. Doğrudur, yapay zekâ hayatın konforunu artıracak ama olan şey konforu artırmanın ötesinde sonuçlar doğuracak gibi.
Üretim ve sanat adına insanın ortaya koyduğu yaratımlar, yapay zekâ tarafından yapılabilecekse insan ne işe yarayacak? İnsan, üretkenliği ve sanatsal yeteneğiyle insandır. İnsan, bu yetenekleriyle bir özne olmanın bilincine varır, bu yetenekleriyle bir kişilik ve kimlik edinir.
Maddi olan ve olmayan üretkenliğin insanın hayatını anlamlandırmada taşıdığı önemin ilk defa Gılgamış'ın hikâyesinde dile getirildiğini görüyoruz. Bilindiği gibi mitolojik bir karakter olan Gılgamış, ölümsüzlük iksirinin peşine düşer, ölümün kaçınılmaz bir gerçeklik olduğunun bilincine varınca da üretkenliğiyle ölümsüz bir kimlik olmaya karar verir.
Yani “bir ad bırakma”yı hayatın anlamı hâline getirir ki bu, insanlığın ortak arzusunun ifadesidir. Nitekim psikoloji, insanı harekete geçiren 2 temel duygudan bahseder: “Toplumsal saygınlık” ve “toplumsal ilgi”. Gılgamış, üretkenliği ve yetenekleriyle insanlar tarafından bilinmek ve sayılmak istedi.
Dostoyevski, toplumsal saygınlık ve ilginin insan hayatındaki öneminden hareketle İnsancıklar ve Yeraltından Notlar başta olmak üzere romanlarının çoğunda bunu konu edinir. Milan Kundera, insandaki bu varoluşsal duyguyu “göz önünde olma arzusu” olarak değerlendirir.
Bir futbolcu sadece para kazanmak için iyi top oynamaz, stadyumu dolduran on binlerin hayranlığını kazanmak ister. Theodore Zeldin, İnsanlığın Mahrem Tarihi isimli eserinde bir askerin kendisini etrafındaki arkadaşlarına göstermek adına nasıl da savaştığını, arkadaşlarının çoğunu kaybedip cesaretini gösterebileceği kimse kalmayınca da bu duygunun nasıl bir anda yok olduğunu çarpıcı bir şekilde anlatır.
Tolstoy’un Savaş ve Barış romanında Prens Andrey, aynen bu duygu ile kendisini top güllelerinin ortasına atar. Bu duyguyu Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Orhan Pamuk, ödül töreninde Babamın Bavulu ismini verdiği konuşma metninde — ki sonradan basılı bir kitapçık hâline de getirildi — en samimi hâli ile dile getirir.
Pamuk, bu konuşmasında eğer yazdıklarınız takdir edilmez, ilgi görmezseniz yazarlık tahammül edilebilecek bir uğraş olmazdı tespitinde bulunur. *** Yaşam, ilk olarak mitolojik hikâyeler ve din olgusu ile anlam kazanmaya başladı. Özellikle din, hayata büyük bir anlam katmaktaydı.
Hayatın bir imtihan olduğu ve bunun için verilecek mücadelenin bu imtihanın sonucunu belirleyeceği inancıyla bütün bir hayat din üzerinden kusursuz bir şekilde anlamlandırılıyordu. İnsanın anlam dünyası ilk defa modernite ile büyük bir darbe aldı.
Avrupa’da sekülerleşme ve rasyonelleşme Hristiyanlığı neredeyse bütünüyle anlam dünyasının dışına çıkardı. Belki de anlam ve manadan yoksun bir hayatı sürdürmenin zorluğunun bir sonucu olarak Batı, sekülerleşme ve dünyevileşmenin dinin inşa ettiği mana dünyasında yarattığı yıkımı Marksizm ile telafi etmeye çalıştı.
Nietzsche ve İranlı düşünür Ali Şeriati’nin de ifade ettiği gibi aslında Marksizm seküler bir “din” idi. Dinlerin öbür dünyada insana vadettiği cenneti yeryüzüne indirmişti Marksizm: “Komünist toplum”. Marksizm ya da sosyalizmde dava ve hedef vardı, fedakârlık vardı, sanat ve mücadele vardı...
Ancak 1990’ların başında sosyalizm ani bir çöküş yaşadı ve hayat bir kerte daha anlam dünyasından bir şeyler kaybetti. Geride kapitalizmin “homo economicus”u kalmış olsa da bu sistemin içinde de insan hâlâ maddi ve manevi anlamda üreten bir varlıktı.
Bu sistemin içinde de insan “toplumsal saygınlık” ve “toplumsal ilgi” ihtiyacını karşılayacak hem maddi hem de maddi olmayan kaynaklara sahipti. Tekrar yapay zekâya dönecek olursak, tahmin edilenler doğru çıkarsa yapay zekâ ile birlikte artık kabiliyetlerini ortaya koyma bağlamında üreten insan büyük ölçüde tarihe karışacak.
Ne bir doktor hastayı tedavi ettiğinde yaşadığı ruhsal doyumu yaşayabilecek, ne bir öğretmen öğrenci yetiştirdiği için kendisiyle gurur duyabilecek, ne de bir akademisyen ya da yazar yazdıklarının kendisine kazandırdığı saygınlık ve ilginin zevkini alabilecek. Ne bir fotoğrafçı çektiği fotoğraftaki enstantanenin sadece kendi kadrajında yer aldığının gururuna sahip olacak, ne de bir yönetmen çektiği filmde takdir gören sahnelerden dolayı ortaya koyduğu yeteneğin hazzına ulaşabilecek.
Ne bir bestekâr dilden dile dolaşan sözleri ile bir şeyler ortaya koymanın heyecanını yaşayacak, ne de bir şarkıcı kendine özgü ses rengi ile mutlu olabilecek... Ve belki de yapay zekâ karşısındaki pozisyonumuz bütün işi öküzün çektiği kara sabanı sürüm hattında tutmaya çalışan çift sürenin pozisyonu misali bütün yeteneğimiz yapay zekâyı yönlendirmek olan bir düğmeye basmaktan ibaret olacaktır!
Bütün bunlar bir yana gerçekten de bu kadar karamsar olmaya gerek var mı? Şunu da biliyoruz ki insan her şarta ayak uydurabilen bir varlık, hem fiziki hem de ruhsal. Her şarta uyum sağlayabilen insan, lisanıhâl ile “sen otur ben her işi yaparım” diyen yapay zekânın sahip olduğu bu “Yapay Tanrı” misali gücüne karşı anlam dünyasını yeni şeylerle mi inşa edecek?
Yoksa sathi bir anlam dünyası ile sınırlı kalıp bu boşluğu — şu anda bilmediğimiz — başka bir şeyle mi ikame edecek? Bunu zaman gösterecek. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kategori: Teknoloji · Bölge: Giresun/Güce
Yayın: 07 Kasım 2026 08:23 · Kaynak: indyturk.com