Cenap Şahabettin’in ilk Türkçe sonesi yayımlandı
Yazılmamış şiir. Adı her ne kadar modern gözükse de meta-şiir, çok eskiden beri okunup yazılan bir şeydi. 24 Ekim 1895 tarihinde Türk matbuatında yeni bir şey zuhur etti. Bu öyle çok büyük ve çağ kapatıp çağ açan bir yenilik değildi ama nedense günümüzde dahi Milli Eğitim müfredatında zikredilen bir olaydı. Bu tarihte, ilk kez bir Türkçe sone yayımlandı: Cenap Şahabettin’in “Şi’r-i Na-Nüvişte”, yani “Yazılmamış Şiir” adlı eseri. Edebiyatımızın bu çok debdebeli döneminde birçok ilke imza atılırken sonenin de Orta Çağlı Avrupa saraylarından çıkıp feleğin çemberinde kıvrıla kıvrıla buralara varması gayet doğaldı. Ama bu şiirin tek hususiyeti ilk Türkçe sone olması değildi. Bu eser bir “meta-şiir”di, yani şiire dair bir şiirdi. Adı her ne kadar modern gözükse de meta-şiir, çok eskiden beri okunup yazılan bir şeydi. Sırf divan edebiyatında bile yüzlerce örneğini görmek mümkündü ama şair, sanatından ve sanatsal yolculuğundan dem vurmaktan içtinap eden bir varlıktır. Bunu bilhassa şiir vasıtasıyla pek yapmak istemez. Eğer şair, bu türden şiir yazmaya karşı önyargısı olmasına rağmen bir şiir yazmışsa, burada söylemeye değer bir şey bulmuştur demektir. Cenap Şahabettin de Türkçenin ilk sonesini kaleme alırken belki de Türkçede hem saf şiir hem de modern şiir anlamında ilk kısık sesli manifestoyu yazmış olabilir. Bu şiirde Cenap Şahabettin; kısaca şairin esasında tek bir şiir yazmak istediğini, yazdığı her şiirin bunun kötü birer kopyası olduğunu, o gerçek şiiri de ruhunu parçalamadan ve toprak olmadan asla yazamayacağını iddia eder. En sonunda her şairin böyle yazılmamış bir şiiri, duyulmamış bir fikri olduğunu söyler ve soneyi bitirir. Cenap’ın sonede bahsettiği ideal şiir ile söz konusu sone de bir çelişki arz etmektedir. Zira şair, yazılan her şiirin bu ideal şiiri yazmanın bir çabası olduğunu söylemiştir ama söz konusu sone; bu çabanın bir parçası değil de çabanın bir tanığıdır ve ondan bağımsızdır. Demek ki şairin yazdığı her şiir de bu amaca bütünüyle hizmet etmemektedir. Şiire dair her genel yaklaşımın kendi içinde bir gerçekliği vardır ama şiir bir bütün olarak bu gerçekliklerden mücerrettir. Cenap’ın benimsediği ve takdim ettiği şiir fikri dahilinde; bir şiirin üzerine titremek, onu platonik idealine yakınlaştırmak ve en saf haline getirmek kabul, hatta teşvik edilen bir yaklaşımdır. Bu vesileyle bir kelime için on yıl bekleyen şairlerimiz olmuştur. Ne var ki her şair ve her şiir için böyle bir şey iddia etmek doğal olarak yersizdir. Bazı güzel ve mükemmele yakın şiirler vardır ki yazılma süresi, okunma süresinden birkaç dakika uzundur sadece. Genel anlamda, şiir işçiliğinde belirli bir gayret ve çaba gereklidir ama bunu hususi bir niteliğe sokmak, tabiri caizse abartmak sadece bazı şiir mefkurelerinin öne sürdüğü bir iddiadır. Cenap Şahabettin’in şiirine baktığımızda, farklı kaynaklardan devşirdiği imgeler ve ahenge verdiği büyük önemle kendine özgü bir şiir dünyası kurduğunu görürüz. Ezra Pound, sonede ahenk unsurunu akışkan kılmanın, bir rondele benzetmenin çok zor olduğunu söylese de Cenap’ın bunu sonede gayet başarılı sergilediğini görüyoruz. Cenap’ın zaten modernleşen Türk şiirinde döneminin ahenk üstatlarından biri olduğunu söylemek çok abartılı olmaz sanırım. Serbest müstezat şeklinde yazdığı “Riyah-ı Leyal” şiirini okuduğumuz takdirde bunun zirve bir örneğini görürüz. Az önce de bahsettiğim üzere Cenap’ın imgelem dünyası bir miktar dardır. Bu dar dünyada birçok güzel şiir yazmış, imkânlarını mümkün mertebe kullanmıştır. Akranlarına nazaran ele aldığı temalar daha kısıtlıdır. Lirik çemberin çeperlerine bile dokunurken türlü tereddütlerle dolup taştığını görürüz. Şairin kendisi ve yakın çevresinden başka kimselerin de şiirde çok yer bulamadığını görüyoruz. Zaten bu tür tematik kısıtlamalar da şiirin yazılmasını zorlaştırır.

Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 12 Eylül 2026 15:39 · Kaynak: gzt.com