Polisin De Bir Ailesi, Bir Hayatı Var; FedakÂrlığın Hakkı ödenmeli
Bugün biraz da kendi ailemden yola çıkarak emniyet teşkilatımızdan, polis kardeşlerimizden ve onların yaşadığı sıkıntılardan bahsetmek istiyorum. Bizim ailemizde iki kardeşim polis memuru olarak görev yaptı. Kardeşlerimden biri yıllarca şerefiyle, onuruyla görev yaptı ve emekli oldu. Diğer kardeşim ise hâlâ görev başında. Vatanını, bayrağını, toprağını, memleketini ve insanını seven bir anlayışla, en ağır şartlarda bile görevini gönüllü bir fedakârlık anlayışıyla sürdürüyor. Bir kardeşim emekli oldu, diğer kardeşim hâlâ gecesini gündüzüne katarak görev yapıyor. Onlarla her zaman gurur duydum, bugün de gurur duyuyorum. Çünkü onların yaptığı görev sadece bir memuriyet değildir. Bu görev, yeri geldiğinde ailesinden, uykusundan, sosyal hayatından, bayramından, tatilinden ve hatta canından fedakârlık etmektir.
Ben kendi ailemde iki kardeşimin yaşadıklarını gördüğüm için emniyet teşkilatımızın ne şartlarda görev yaptığını biraz daha yakından biliyorum. Bu nedenle bugün Emniyet Genel Müdürümüzden il emniyet müdürüne, amirinden komiserine, polis memurundan trafik polisine, çevik kuvvetinden özel harekâtına, bekçisinden gece gündüz görev yapan bütün emniyet mensuplarımıza kadar herkesin hakkının teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Polislik, mesaisi belli olan sıradan bir iş değildir. Bir polis memuru sabah görevine gidip akşam "Benim mesaim bitti." diyerek evine dönebilecek durumda değildir. Evine gelmiş, ailesiyle oturmuş, belki birkaç saat dinlenmeye çalışıyor... Bir anda telefon geliyor. Şehre bir bakan geliyor, görev. Devlet büyüğü geliyor, görev. Maç var, görev. Miting var, görev. Toplumsal olay var, görev. Yol uygulaması var, görev. Bir kavşakta güvenlik tedbiri gerekiyor, görev. Bir personelin açığı çıkıyor, yine görev.
Sadece devlet büyüklerinin programlarında veya maçlarda değil; vakıfların, sendikaların, derneklerin, odaların, borsaların, sivil toplum kuruluşlarının yaptığı toplantılarda, basın açıklamalarında, yürüyüşlerde, etkinliklerde ve şehrin her türlü kitlesel organizasyonunda da polis görev yapıyor. Vatandaş orada yapılan etkinliği görüyor ama çoğu zaman o etkinliğin güvenliğini sağlayan polis kardeşimizin kaç saat önce görevinden çıktığını, kaç saat ayakta kaldığını, ne kadar süre sonra yeniden normal mesaisine döneceğini düşünmüyor.
Bir sendika basın açıklaması yapıyor, polis orada. Bir dernek etkinlik düzenliyor, polis orada. Bir vakıf program yapıyor, polis orada. Bir oda veya borsa toplantısı yapıyor, polis orada. Bir miting, yürüyüş, konser, maç veya toplu organizasyon yapılıyor, polis yine orada.
Peki bu görevlerin tamamı polisin normal mesaisinin içerisinde mi?
Çoğu zaman hayır. İşte benim üzerinde özellikle durmak istediğim konu tam da burada başlıyor: Emniyet teşkilatında mesai düzeni daha adaletli ve daha hakkaniyetli hâle getirilmelidir.
Görev ne kadar kutsal olursa olsun, o görevi yapan insanın emeğinin karşılığı da verilmelidir. Bir polis memuru normal mesaisinin dışında göreve çağrılıyorsa, bunun karşılığı mutlaka verilmelidir. Mesai dışında yapılan görevler kayıt altına alınmalı, karşılığı olan mesai ücreti veya ilgili ödeme hiçbir şekilde geciktirilmeden, hakkaniyetli ve adaletli bir şekilde personele ödenmelidir.
Çünkü devletin görevlisinden fedakârlık beklerken devlet de o fedakârlığın hakkını vermelidir.
Benim söylediğim budur. Kimse polise "Görev yapma." demiyor. Tam tersine, görevini daha güçlü, daha huzurlu ve daha verimli yapabilmesi için çalışma şartlarının iyileştirilmesini istiyorum.
Bir polis memuru yorgun argın gece görevinden çıkıp ertesi gün yeniden göreve gidiyorsa, onun sadece bedenini değil, zihnini de düşünmek zorundayız. Çünkü karşımızda silah taşıyan, trafik kontrolü yapan, olaylara müdahale eden, insanların hayatından sorumlu olan bir kamu görevlisi var. Yorgunluğun ve uykusuzluğun bazen telafisi mümkün olmayan sonuçları olabilir.
Üstelik polisimizin karşısına her zaman iyi niyetli insanlar çıkmıyor. Polis, toplumun en problemli kesimleriyle de karşı karşıya geliyor. Uyuşturucu satıcısıyla, hırsızla, silahlı suçluyla, şiddet uygulayanla, organize suç örgütleriyle, kamu düzenini bozanlarla mücadele ediyor. Bazen bir insanın hayatını kurtarmak için kendi hayatını ortaya koyuyor.
Bir trafik polisi düşünün. Elini kaldırıyor, bir aracı durdurmak istiyor. Fakat karşısındaki sürücü aracı durdurmak yerine polisin üzerine sürüyor. Sadece görevini yaptığı için bir polisimizin hayatı tehlikeye giriyor. Nice polis kardeşimiz bu şekilde şehit oldu, nice polisimiz gazi kaldı.
Şehit olan polisimizin ardından bir anne evladını kaybediyor, bir baba evladının acısını taşıyor, bir eş hayat arkadaşını kaybediyor, çocukları babasız kalıyor. Biz birkaç gün sonra hayatımıza devam ediyoruz ama o ailenin hayatı bir daha hiçbir zaman eskisi gibi olmuyor.
İşte polislik böyle bir meslektir. O nedenle emniyet teşkilatımıza bakarken sadece üniformayı görmemeliyiz. O üniformanın içerisinde bizim gibi bir insan olduğunu, onun da bir ailesi, çocukları, anne babası, kardeşleri, hayalleri ve geleceği olduğunu unutmamalıyız.
Elbette her kurumda olduğu gibi emniyet teşkilatının içerisinde de hata yapan insanlar olabilir. Yanlış yapan varsa hukuk içerisinde hesabı sorulmalıdır. Ancak birkaç kişinin yaptığı yanlışı bütün teşkilata mal etmek de büyük bir haksızlıktır. Binlerce polisimizin gece gündüz verdiği mücadeleyi, fedakârlığı ve ortaya koyduğu emeği görmezden gelemeyiz.
Benim asıl üzerinde durduğum bir başka konu da suçlulara karşı caydırıcılıktır.
Polis suçluyu yakalıyor, gece gündüz uğraşıyor, canını ortaya koyuyor. Sonra suçlu hukuk içerisinde gereken cezayı alıyor. Burada temel mesele şudur: Verilen cezalar, suç işlemek isteyen kişiyi gerçekten caydırıyor mu?
Suçlu, "Nasıl olsa kısa süre sonra çıkarım." diye düşünmemelidir. Bir kişi suç işlediğinde bunun ciddi bir karşılığı olduğunu bilmelidir. Elbette her şey hukuk içerisinde olmalıdır. Devlet gücünü hukuktan almalıdır. Ancak hukuk, suçluyu cesaretlendiren değil, toplumu koruyan ve suç işlemekten caydıran bir mekanizma olmalıdır.
Özellikle polise, askere, sağlık çalışanına, öğretmene ve görevini yapan kamu görevlisine yönelik saldırılarda çok daha güçlü caydırıcılık sağlanmalıdır. Çünkü burada yalnızca bir insana saldırılmıyor; kamu düzenine, devletin otoritesine ve toplumun güvenliğine saldırılıyor.
Bir trafik polisi elini kaldırdığında aslında sadece "Dur." demiyor. O el, "Burada devlet var." diyor.
O eli yok sayan, polisin üzerine araç süren, görevini yapan polise saldıran insan bilmelidir ki bunun hukuk içerisinde mutlaka ciddi bir karşılığı vardır.
Ben polisin yetkisinin artırılmasını isterken sınırsız bir yetkiyi savunmuyorum. Hukuk içerisinde, görevini yapan polisin arkasında devletin güçlü bir şekilde durmasını istiyorum. Polis görevini kötüye kullanıyorsa elbette hesabını hukuk içerisinde vermelidir. Ama görevini hakkıyla yapan polis de "Acaba müdahale edersem başıma ne gelir?" endişesi taşımamalıdır.
Devlet, kendi güvenlik personelinin arkasında durmalıdır.
Bunun yanında emniyet teşkilatımızın ekonomik ve sosyal hakları da yeniden gözden geçirilmelidir. Mesai dışında göreve çağrılan personelin yaptığı görevlerin karşılığı hızlı, düzenli, adaletli ve hakkaniyetli bir şekilde ödenmelidir. Bir polis memuru ailesinden, uykusundan ve özel hayatından fedakârlık ediyorsa, devlet de onun emeğinin karşılığını zamanında vermelidir.
Özellikle vakıf, sendika, dernek, oda, borsa ve diğer sivil toplum kuruluşlarının yaptığı kitlesel programlarda görevlendirilen polislerimizin mesai durumları açık ve şeffaf şekilde belirlenmelidir. Hangi görev normal mesai, hangi görev fazla mesai, hangi görev zorunlu görevlendirme; bunların tamamı net bir şekilde kayıt altına alınmalıdır.
Polis kardeşimiz görevini yaparken "Bu görevin karşılığını alacak mıyım?" diye düşünmemelidir. Çünkü o görev devlet tarafından veriliyorsa, devlet de o görevin hakkını teslim etmelidir.
Hak, sadece vatandaştan beklenen bir kavram değildir. Devlet de kendi çalışanının hakkını vermelidir.
Ben kendi kardeşlerimden biliyorum. Birinin emekliliğine kadar, diğerinin hâlâ devam eden görevinde bu fedakârlığı gözlerimle gördüm. En ağır şartlarda bile "Vatan sağ olsun." anlayışıyla görev yapan kardeşlerimle gurur duyuyorum. Ama gurur duymak yetmez. Onların hakkını, hukukunu ve emeğini de savunmak gerekir.
Buradan Emniyet Genel Müdürümüzden başlayarak bütün emniyet teşkilatımıza, il emniyet müdürlerimize, amirlerimize, komiserlerimize, polis memurlarımıza, trafik polislerimize, çevik kuvvetimize, özel harekâtımıza, bekçilerimize ve gece gündüz görev yapan bütün kardeşlerimize teşekkür ediyorum.
Allah ayağınıza taş değdirmesin. Şehit olan bütün polis kardeşlerimize Allah'tan rahmet, gazilerimize sağlık ve afiyet diliyorum.
Ve buradan açıkça söylüyorum: Polis suçluyla mücadele ederken yalnız bırakılmamalıdır. Polis görev yaparken devletin gücünü arkasında hissetmelidir. Polis normal mesaisinin dışında göreve çağrılıyorsa emeğinin karşılığı eksiksiz ve zamanında verilmelidir. Vakıf, sendika, dernek, oda, borsa ve her türlü kitlesel etkinlikte yapılan görevler kayıt altına alınmalı ve karşılığı adaletli şekilde ödenmelidir. Suçlu, yaptığı suçun bedelini hukuk içerisinde mutlaka görmelidir.
Çünkü güçlü devlet, vatandaşını korkutan devlet değildir.
Güçlü devlet; masumun yanında duran, suçluyu caydıran, görev yapan memuruna sahip çıkan ve kendi çalışanının hakkını zamanında veren devlettir.
Ve unutmayalım; Polis bizim düşmanımız değil, bizim güvenliğimizin teminatıdır.
Bugün onların nöbeti sayesinde biz evimizde huzurla uyuyoruz. Allah onların da görevlerini kazasız belasız yapmalarını, şehitlerimizin mekânlarını cennet, gazilerimizin ömürlerini bereketli eylesin.
Yazar Selahaddin Canpolat - --- Okunma Yazdır
Yorumunuz yarım kaldı, devam etmek için üstteki yoruma, silmek için buraya tıklayın
Kırmızı alanlar eksik veya hatalı girildi.
Kategori: Asayiş · Bölge: Elazığ
Yayın: 16 Eylül 2026 06:57 · Kaynak: elazighaberkent.com