Suya attığım çiçekler bir gün gelir döner bana
Türksat: 4A Frekans: 12457,5 Sembol: 30000 Polarizasyon: V(Dikey) FEC: 2/3
İstanbul, Beşiktaş’taki Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bahçesindeyiz. 1990’ların sonları. Karanlığın salt geceleri değil, gündüzleri de kapladığı yıllar. Bir şey söylemenin, bir şarkıyı kendi dilinde söylemek istemenin, kim olduğunu hatırlatmanın bile bedelinin ağır olduğu zamanlar. Az sonra Ahmet Kaya girecek bahçeye. Şarkılarını dilimizden düşürmediğimiz, her bir dizesini içimize işleyerek söylediğimiz, onun sesini duymanın bile başlı başına bir […]
Bircan Degirmenci Yayınlanma: 6 Ekim 2026 17:08 İstanbul, Beşiktaş’taki Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bahçesindeyiz.
1990’ların sonları. Karanlığın salt geceleri değil, gündüzleri de kapladığı yıllar. Bir şey söylemenin, bir şarkıyı kendi dilinde söylemek istemenin, kim olduğunu hatırlatmanın bile bedelinin ağır olduğu zamanlar. Az sonra Ahmet Kaya girecek bahçeye. Şarkılarını dilimizden düşürmediğimiz, her bir dizesini içimize işleyerek söylediğimiz, onun sesini duymanın bile başlı başına bir itiraz, bir devrimcilik olduğunu düşündüğümüz dönemlerden geçiyoruz.
Üzerinde giymekten rahatsız olduğunu hissettiren siyah bir takım elbise var. Yanında Gülten Kaya. Sevgilisi, yoldaşı, hayat arkadaşı… hayatının yanı sıra üretiminin de en yakın tanığı. Keşke bir konser için burada olsaydık. Keşke birazdan bir salonda, binlerce kişiyle birlikte onun şarkılarına karışsaydık. Ama değil.
Magazin gazetecilerinin ödül töreninde Kürtçe şarkı söylemek istediğini söylediği için saldırıya uğramış, hakkında dava açılmış. “Kürt diye bir şey yoktur” diyebilen ‘seçkinlerin’ yakıcı ve acınası cehaletiyle karşı karşıya kalmış. Şimdi şarkılarını değil, şarkı söylemek istediğini anlatacak hâkimin karşısında. O gün mahkeme heyetinin kendi arasında fısıldaşarak konuştuğunu hatırlıyorum. Ahmet Kaya’nın içerisinde bulunduğu durumdan çok üzerindeki kıyafet nedeniyle sıkıldığını hissetmiştim nedense bir de alnında biriken teri unutmuyorum. Sonra başını çevirip Gülten’e baktığını. Gülten’in ona sakince gülümsediğini. Yıllar geçmesine rağmen o gülümseme hâlâ aklımda. Çünkü o gülümsemede bir mahkeme salonunun söyleyebileceğinden çok daha fazlası vardı. Birlikte yaşanmış yıllar vardı. Birlikte göğüslenmiş tehditler. Birlikte üretilmiş şarkılar. Birbirinin sesine, susuşuna, korkusuna ve cesaretine alışmış iki insanın sessiz anlaşması vardı. Ve belki en çok da şu vardı: Ne olursa olsun, yan yana duracağız.
Ödül töreninde üzerlerine saldıran kalabalığın karşısında nasıl mağrur durmuşlarsa, mahkeme salonunda da öyleydiler. Kararın ne olacağını bilmiyordum. Ama onların birbirlerine baktıklarında, kararın ne olduğunun artık başka bir anlamı kalmadığını hissediyordum. Duruşmayla ilgili not almam gerekiyordu. Alamadım. Çünkü kâğıda değil, onlara bakıyordum. İki insanın birbirine yaslanarak nasıl bir sığınak olabildiğine.
O gün Ahmet Kaya’yı son kez gördüm. Ama ilk kez görmüyordum. Daha önce, babamın İMÇ Plakçılar Çarşısı’nda hâlâ dostlukları devam eden çocukluk arkadaşlarının şirketleri aracılığıyla düzenlenen gecelere katılırdık. Minerva Müzik’in gecesine onlar da birlikte gelmişlerdi. Herkes iki dirhem bir çekirdek giyinmişti. Onlarsa en sade hâlleriyle oradaydılar. Kadehlerini birbirlerine kaldırıyor, sonra gözleriyle konuşuyorlardı. Ben uzaktan onları izliyordum. İmrenerek. Belki o zamanlar adını koyamadığım bir şeye imreniyordum. Bir insanın başka bir insanın yanında kendisi olabilmesine…Birbirlerinin cümlesini tamamlamaya ihtiyaç duymadan anlaşabilmelerine…Bir hayatı birlikte taşımanın bazen bütün dünyaya karşı dayanabileceği bir yer olacağını o zaman bilmiyordum.
Ama o görüntü hafızamda kaldı. Bazı görüntüler insanın zihnine fotoğraf gibi değil, duygu gibi yerleşiyor. DGM’de Ahmet Kaya’nın yurtdışı yasağı kaldırılmıştı. Belki gitmesini istemişlerdi. Belki o çok sevdiği topraklardan uzaklaşmasını. Ona verilecek en büyük cezanın bu olacağını biliyorlardı belki de. Gitti. Ama insanın memleketinden ayrılması, memleketin insanın içinden çıkması anlamına gelmiyor. Fransa’da şöyle diyecekti: “Yaz da olsa kış da olsa fark etmez, geceleri çok üşüyorum. Sorun kalorifer sorunu değil. Sorun yorgansız oluşum da değil. Ben vatansızlıktan üşüyorum.” Vatansızlıktan üşümek. İnsanın içine yerleşen bu cümle, yıllar sonra bile çıkmıyor.
Sonra Gülten Kaya’yı bir kez daha gördüm. Bu kez bir cenazenin başında.
Henüz 43 yaşındayken yüreği daha fazla taşıyamadığı için bu dünyadan göç eden sevgilisinin ardından konuşuyordu. Yüzünde acı vardı. Öfke. Keder. Kırgınlık. Ama bütün bunların üzerinde yine o mağrur hâl. Binlerce insan oradaydı.
Gülten o gün sevdiği adamın cenazesini uğurlarken onunla birlikte büyümüş, çoğalmış bir kalabalığı da sırtında taşıyordu. O gün ona bir kez daha hayran kaldım. Sonrasında çeşitli zamanlarda, çeşitli platformlarda karşıma çıktı.
Ama bazı insanlar bir kez gördüğünüz hâlleriyle kalmıyor. Yıllar boyunca sizinle birlikte yaşamaya devam ediyorlar. Bir bakışları, bir cümleleri, bir şarkıları…İnsanın hafızasında başka başka zamanlara açılan kapılara dönüşüyor.
Ve bugün…Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’ndayım. Yıllar sonra Gülten Kaya’yı yeniden görüyorum. Yine binlerce insanı ağırlıyor. Ama bu kez başka bir hayatın içinden. Bir yanında, son nefesine kadar barışı savunmuş Sırrı Süreyya Önder’in kızı Ceren. Diğer yanında, tek bir sözünün bile ağırlığından korkulduğu için yıllardır zindanda tutulan Selahattin Demirtaş’ın eşi Başak…
Sahnede ise çeyrek asırdan uzun bir zamandır bu ülkenin meydanlarında, salonlarında, sahnelerinde halkların türkülerinin birbirine kardeş olduğunu söyleyen Kardeş Türküler. Yan yana durmanın, yan yana durdukça çoğalmanın, birbirinin sesine karışmanın, birbirinin dilini duymanın, farklılıkların arasından bir ortaklık yaratmanın sahnedeki hâli.
Fondaysa Ahmet Kaya. Her sözü içimizi dağlayan şarkılarıyla. Aşkın, öfkenin, kederin, hasretin içinden geçen; ama bütün bunların arasından yine de umudu, hayatı, geleceği ve barışı çağıran şarkılar…Binlerce insan aynı anda söylüyor. Bir anda Harbiye Açıkhava’nın koltukları, aramızdaki mesafeler, yıllar, kayıplar, korkular ortadan kalkıyor. Binlerce kişilik bir koro oluşuyor. Üç kadınla birlikte ağıt yakıyoruz. Gözyaşları birbirine karışıyor. Acılar, umutlar, özlemler, coşkular…
Sonra o sözler geliyor kulağıma: “Suya attığım çiçekler bir gün gelir döner bana…”
Bir an gözlerimi sahneden ayırıyorum. Dron kameranın görüntüsüne bakarken gökyüzünde iki martı görüyorum. Önce sahnenin arkasına kurulmuş bir fon sanıyorum. Sonra yanımda oturan kardeşimin koluna dokunup ona gösteriyorum, bir tanık arıyorum. Birlikte bakıp gerçek olduklarını fark ediyoruz. İki martı, gecenin içinde ağır ağır süzülüyor. Öylece kalıyorum. Çünkü o anda yalnızca iki martı görmüyorum. Sanki yıllar önce yitirdiklerimiz de orada.
Ahmet Kaya… Gidenlerin hepsi, bir anlığına gökyüzünde bizimle birlikte duruyor sanki. Belki de insanın kaybettikleri hiçbir zaman bütünüyle gitmiyor. Bir şarkının içinde kalıyorlar. Bir şiirin dizesinde. Bir fotoğrafın kenarında. Bir başkasının yüzündeki gülümsemede. Ve bazen, binlerce insanın aynı anda söylediği bir şarkıda yeniden dönüyorlar.
Onca kötülüğe, kutuplaşmaya, şiddete ve değişmeyen zihniyetlere rağmen, binlerce insanın aynı şarkıyı söylemesinin güzelliğine bakıyorum. Aynı hüznü paylaşmanın, aynı gökyüzüne bakmanın, birbirinin sesine karışmanın… Bir kez daha buna sadece sanatın gücünün yeteceğini düşünüyorum. Birbirinden uzaklaştırılmış insanları aynı şarkının içinde buluşturabilir. Söylenmesi yasaklanan bir sözü yıllar sonra binlerce insanın ağzından yükseltebilir. Ölülerle yaşayanları aynı ezgide yan yana getirebilir. Bir zamanlar bir mahkeme salonunda savunulan bir hayali, yıllar sonra bir sahnede gerçeğe dönüştürebilir. Kardeş Türküler, Ahmet Kaya’nın yıllar önce söylemek istediği o Kürtçe şarkıyı bugün onunla birlikte söylüyor. Ahmet Kaya’nın yarım kalan bir hayali, yıllar sonra binlerce insanın sesiyle tamamlanıyor.
Ve sonra Gülten Kaya sahneye geliyor. Yüzüne bakıyorum. Yıllar önce DGM’nin bahçesinde gördüğüm o yüzü arıyorum. Buluyorum. Değişmemiş. Aynı mağrur, aynı vakur ifade… Ama şimdi o yüzün içinde bir kaybın ötesinde yılların da izi var, acı var, öfke var, hasret var, sevgi var, kırgınlık var. Bütün bunların üzerinde, insanın kolay kolay tarif edemeyeceği bir direnç. Bir an, o gecenin içinde kalmak istiyorum. Gece hiç bitmesin. Şarkılar susmasın. Martılar gökyüzünden çekilmesin. Gidenler biraz daha kalsın. Kalanlar birbirine güvenle biraz daha sokulsun. Arafta kalanlar, kendilerine bir yer bulsun. O anda DGM’nin bahçesiyle Harbiye’nin gökyüzü birbirine karışıyor zihnimde.
Yıllar önce bir mahkeme salonunda Gülten’in Ahmet’e baktığını görüyorum. Sonra bugün Harbiye’de binlerce insanın onun etrafında toplandığını. Bir zamanlar susturulmak istenen bir sesin, yıllar sonra binlerce insanın sesine dönüştüğünü…
Belki de hayatın bize verdiği en güzel cevaplardan birinin bu olduğunu düşünüyorum: Bazı çiçekler suya atıldığında kaybolmuyor. Akıntıya kapılıyorlar. Uzaklaşıyorlar. Belki başka kıyılara vuruyorlar. Belki yıllarca görünmüyorlar. Ama bir gün…Hiç ummadığınız bir gecede…
Bir şarkının içinden çıkıp geri geliyorlar. O gece, yüreğimi Harbiye’de o sahnenin üzerinde bırakıyorum. Çünkü yıllar önce suya attığım çiçeklerin, sonunda dönüp bana geldiğini hissediyorum. Ve Ahmet Kaya’nın sesi hâlâ içimde:
Suya attığım çiçekler bir gün gelir döner bana.
İlke TV'yi, Google'da tercih edilen kaynak olarak ekleyin İlke TV’nin özel haberlerini ve güncel gelişmeleri anında takip etmek için tıklayarak WhatsApp kanalımıza abone olabilirsiniz.
Kategori: Spor
Yayın: 06 Ekim 2026 14:09 · Kaynak: ilketv.com.tr