Sandığın istisnası olur mu?
- İnsan bazen demokrasinin en çok kendi istediği sonuç çıkmadığında sınandığını düşünüyor
- Sonuçta herkes demokrattır; yeter ki sandıktan kendi beklediği isim çıksın
İnsan bazen demokrasinin en çok kendi istediği sonuç çıkmadığında sınandığını düşünüyor. Sonuçta herkes demokrattır; yeter ki sandıktan kendi beklediği isim çıksın. Sandık başka bir şey söylediğinde ise demokrasi teorisinin dipnotları açılıyor, sosyolojik analizler devreye giriyor, hatta bazen memleketin geleceği için acil durum ilan ediliyor.
Baro seçimleri de bu bakımdan hayli öğretici oldu. Bazı barolarda milliyetçi-ulusalcı çizginin güç kazanması, yalnızca meslek kuruluşlarının yönetimlerini belirleyen sonuçlar olarak değerlendirilmedi. Tartışma kısa sürede ulusalcı siyasetin yeniden yükselişine, İttihatçılık tehlikesine ve bunun çözüm sürecine muhtemel etkilerine kadar uzandı.
Elbette bunların tartışılması meşrudur. Bir baro başkanının siyasi tutumu, hukuk anlayışı ve mesleki bağımsızlığa yaklaşımı eleştirilebilir. Seçim kazananların her yaptığını alkışlamak zorunda değiliz. Fakat seçim sonucunu eleştirmekle o sonucu ortaya çıkaran toplumsal tercihi peşinen sorunlu ilan etmek arasında önemli bir fark var.
Hele bu tartışma, meselenin bir ucundan tutup hemen “İttihatçı Türkçülük” tehlikesine kadar uzanıyorsa biraz durup düşünmek gerekiyor. İttihatçılık tarihsel bir kavramdır. Belirli bir siyasi geleneği, devlet ve toplum anlayışını anlatmak için kullanılabilir.
Ancak kavramın ağırlığı, her milliyetçi refleksi açıklayan sihirli bir anahtara dönüştürülmesini haklı çıkarmaz. Bir siyasi çizginin otoriterleşme ihtimalini tartışmak başka, sandıktan çıkan milliyetçi tercihi tarihsel bir felaketin habercisi gibi sunmak başka şeydir.
Üstelik “Ne mutlu Türk'üm diyene” sözü üzerinden yürüyen tartışmalarda da aynı hassasiyete ihtiyaç var. Bu sözün belirli siyasi bağlamlarda nasıl kullanıldığını, kimlerin hangi amaçla sahiplendiğini elbette sorgulayabiliriz.
Fakat sözü Atatürk'ün kurucu yurttaşlık anlayışından tamamen koparıp her kullanımını aynı ideolojik torbaya koymak da söze yöneltilen her eleştiriyi peşinen kötü niyet saymak da doğru olmaz. Burada asıl soru şu: Türk kimliğinin kamusal alandaki görünürlüğünden rahatsızlık duyan bir yaklaşım mı var, yoksa belirli bir milliyetçilik biçiminin siyasi sonuçlarından mı endişe ediliyor?
Bu ikisi aynı şey değil. Aradaki farkı açıklamak, etiket yapıştırmaktan daha fazla emek istiyor. Bir de işin siyasi zamanlaması var. Çözüm sürecinin gündeme gelmesinden bu yana, geçmiş siyasi pozisyonları itibarıyla iktidarla aynı yerde durmayan bazı yorumcuların iktidara ve sürecin siyasi aktörlerine karşı daha anlayışlı bir dil kullandığı izlenimi doğuyor.
Elbette bir süreci desteklemek, geçmişte karşı çıktığınız bir siyasi aktörle aynı noktada buluşmak anlamına gelebilir. Barış ihtimali, siyasi hesapların üzerinde tutulabilir. Bu başlı başına bir tutarsızlık değildir. Ancak bir sürecin doğru olduğuna inanmakla o sürece yönelik toplumsal itirazları küçümsemek arasında da fark vardır.
Bir gazeteci, sürecin ülke için gerekli olduğunu savunabilir. Fakat sürece itiraz eden herkesin korkularını cehalet, milliyetçiliğini hastalık, kaygılarını da geçmişin kalıntısı olarak açıklamaya başlarsa savunduğu toplumsal uzlaşmanın kapısını kendisi kapatmış olmaz mı?
Çünkü ortada yalnızca sosyal medyada konuşan birkaç kişinin tepkisi yok. Baro seçimlerinde oy kullanan insanlar var. Hukuk eğitimi almış, meslekleri gereği anayasa ve devlet düzeni üzerine düşünen avukatlar var. Elbette bunların tamamının aynı siyasi çizgide olduğunu söyleyemeyiz.
Fakat sonuçlar, en azından bazı meslek çevrelerinde belirli kaygıların ve siyasi tercihlerin güçlü bir karşılık bulduğunu gösteriyor. Şimdi ne yapacağız? Bu insanlar yanlış tercihte bulundular diye seçimleri geçersiz mi sayacağız?
Sandıktan çıkan sonucu beğenmediğimizde, seçmenin henüz yeterince aydınlanmadığına mı karar vereceğiz? Halkın tercihini beğenmeyince halkı cahil ilan etmek zaten alışıldık bir aydın hastalığıdır. Fakat aynı teşhisi avukatlara da koyarsak işimiz kolaylaşır.
Demek ki onlar da meseleyi yeterince anlamamış! O zaman belki de seçimlerden önce bütün seçmenlere birkaç günlük demokrasi semineri vermek gerekir. Seminerin sonunda doğru cevabı işaretleyenler oy kullanabilir. Şaka bir yana, demokrasi böyle bir şey değil.
Voltaire'e atfedilen o meşhur söz vardır: “Fikirlerinize katılmıyorum ama onları ifade edebilmeniz için canımı veririm.” Bu sözün asıl sınavı, savunulmasını kolay bulduğumuz fikirler karşısında değil, bizi rahatsız eden fikirler karşısında verilir. Ancak burada bir ayrım yapmak gerekiyor.
Bir düşüncenin ifade edilme hakkını savunmak, o düşüncenin mutlaka toplumsal karşılık bulmasını savunmak değildir. Her fikrin taraftar kazanma, her siyasi talebin kabul görme, her ideolojinin iktidara gelme garantisi yoktur.
Demokrasi kimseye böyle bir garanti vermez. Fakat kimseye garanti vermemesi, bazı fikirlerin toplumsal karşılık bulmasını engellemeye çalışabileceğimiz anlamına da gelmez. Bir düşüncenin yanlış olduğunu düşünüyorsak onu eleştiririz; tehlikeli olduğunu düşünüyorsak neden tehlikeli olduğunu anlatırız.
Ama o düşünceyi benimseyen insanları sırf bizimle aynı yerde durmadıkları için demokrasiye layık görmemek, savunduğumuz çoğulculuğu kendi elimizle daraltmaktır. Baro seçimleri üzerinden yürüyen tartışmanın düğümlendiği yer de tam burası.
Milliyetçi-ulusalcı çizginin güç kazanmasından endişe duyanlar elbette bu endişelerini dile getirebilir. Fakat bu endişe, o çizgiye oy verenlerin tercihlerini geçersiz saymanın ya da onların toplumsal karşılığını bir tür bilinçsizlik olarak açıklamanın gerekçesi olamaz.
Çünkü çoğulculuk, herkesin kazandığı bir yarış değildir. Fikirlerin serbestçe yarıştığı, bazılarının kazandığı, bazılarının kaybettiği ve kaybedenlerin bir sonraki yarışa yine özgürce katılabildiği bir düzendir. Demokrasi, her fikrin kazanmasını değil, hiçbir fikrin yalnızca hoşumuza gitmediği için yarış dışına itilmemesini güvence altına alır.
Baroların tercihlerinden rahatsız olmak mümkündür. Seçilen yönetimlerin milliyetçi söylemlerinin hukuki çoğulculuğu zedeleyip zedelemeyeceğini izlemek de gereklidir. Ancak çoğulculuk, yalnızca bizim çoğulculuğumuza benzeyen düşüncelerin yaşamasına izin vermek değildir.
Tam tersine, bizim yanlış bulduğumuz düşüncelerin de hukukun sınırları içinde temsil edilebilmesini gerektirir. Asıl mesele, seçim kazananların kendilerinden farklı düşünenlerin haklarını koruyup korumayacağıdır. Aynı ölçüyü, seçim sonuçlarından rahatsız olan yorumculara da uygulayalım: Onlar da kendilerinden farklı düşünenleri peşinen mahkûm etmeden dinleyebilecek mi?
Çünkü demokrasi, yalnızca iktidarın sandıkla değişebilmesi değildir. Toplumun ne düşündüğünü öğrenmeye, hoşumuza gitmeyen cevapları da ciddiye almaya razı olmaktır. Belki de baro seçimlerinin bize gösterdiği en önemli şey, milliyetçiliğin yükselip yükselmediğinden önce, toplumdaki kaygıların ne kadarının gerçekten anlaşıldığıdır.
Bir kesimin endişelerini görmezden gelerek başka bir kesimin endişelerini gidermek mümkün müdür? Çözüm sürecinin doğru olup olmadığı ayrı bir tartışmadır. Fakat doğru olduğuna inandığımız bir süreci savunmanın yolu, ona itiraz edenlerin sesini kısmak değil, itirazlarının nedenlerini anlamaktır.
Sonuçta sandık bize her zaman hakikati söylemez. Ama toplumun ne düşündüğüne dair önemli bir şey söyler. Sandığın söylediğini beğenmediğimizde yapmamız gereken, sandığı susturmak değil, kendi doğrularımızı yeniden gözden geçirmektir.
Yoksa demokrasiye inanmakla yalnızca bizim gibi düşünenlerin yönettiği bir ülke istemek arasındaki farkı nasıl anlatacağız?
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Genel · Bölge: Erzurum/Olur
Yayın: 27 Ekim 2026 05:59 · Kaynak: yeniankara.com.tr