Hani istikrar olacaktı?
- Fon skandalının patlak vermesinin üzerinden haftalar geçti
- Kamuoyu hâlâ kimin ne kazandığını, kimlerin korunduğunu, kimlerin hesap vereceğini öğrenebilmiş değil
Fon skandalının patlak vermesinin üzerinden haftalar geçti. Kamuoyu hâlâ kimin ne kazandığını, kimlerin korunduğunu, kimlerin hesap vereceğini öğrenebilmiş değil. Mesele yalnızca parasını kaybedenlerin meselesi de değil.
Bir bütün olarak toplum, nasıl aptal yerine konduğunu görüyor. İnsanlar deli gibi çalışıp didinirken neden yoksulluktan çıkamadıklarını, neden her geçen gün biraz daha yoksullaştıklarını, iktidar çevresinde kazanılan akıl almaz paraların karşısında yeniden düşünüyor.
Kendilerine sabır, fedakarlık ve tevekkül öğütleyenlerin dünyasında servete ulaşmanın ne kadar kolay olabildiğini görüyor. Üstelik ortaya dökülenlerin buzdağının yalnızca görünen kısmı olduğunu, henüz açığa çıkmamış nice yolsuzluğun bulunduğunu da seziyorlar.
Bu yüzden “kim ne kadar kazandı” sorusu yerine “bu kadar kazanç, bu düzende, kimin sayesinde ve neden hesap sorulmadan mümkün oldu” sorusunu sormak daha anlamlı olmaz mı? Meseleyi yalnızca bir finansal vurgun olarak görmek, skandalın toplumun iliklerine işleyen güvencesizlik ve geleceksizlik olgularıyla bağını kaçırmak olur.
Birilerinin böylesine zenginleşebilmesiyle emeğiyle geçinenlerin ay sonunu getirememesi birbirinden bağımsız iki ayrı gerçeklik değil. Milyonlar açlık sınırında gezinirken, birkaç işlemle ömürlük servetlere ulaşanların hikayesi, küçük bir azınlık dışında kalan tüm yurttaşların siyasi tercihlerinden bağımsız bir biçimde emeğe, adalete ve geleceğe dair inancını yok ediyor.
Başkanlık sisteminin onuncu yılına doğru ilerlerken tarihte ilk defa bu ülkenin gençleri, anne babalarının hayatını aşmayı değil, o hayata yetişebilmeyi hayal ediyor. Ev sahibi olmak değil, kirasını ödeyebilecekleri bir ev.
Parlak bir kariyer değil, yarın da süreceğinden emin olabilecekleri bir iş. Daha konforlu bir gelecek değil, bugünkünden daha kötü olmayacak herhangi bir gelecek. Bu tek adam rejiminde büyüyen kuşağın ortak özelliği hayatı, beklentileri ve hatta hayal etmeyi bile sürekli ertelemek.
Yıllardır “oku, çalış, kendini geliştir, sabret” dediğiniz gençler, iktidar çevresinde doğru ilişkilere sahip insanların, binlerce emekçinin bir ömür çalışıp hep birlikte biriktiremeyeceği meblağları bir çırpıda kazanabildiğini görüyor. Rezalet ortaya çıktığında da kimseden hesap sorulmadığını.
Sonra bu gençlere neden umutsuz olduklarını, neden bu ülkeden gitmek istediklerini, neden siyasete güvenmediklerini soruyorsunuz. YENİ REJİMİN GÜZELLİKLERİCumhurbaşkanı Erdoğan, başkanlık sistemini “daha hızlı karar”, “verim”, “istikrarı garanti altına almak” ve devleti “anonim şirket gibi” yönetmek üzerinden savunuyordu.
Örneğin “Bir iş adamı gibi bu ülkenin yönetilmesini istemez misiniz? Benim derdim, bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir” diyordu. “Sandıklardan ‘evet’ çıkarsa bir defa ekonomide çok ciddi bir sıçrama olacaktır.
Niye? Türkiye’nin bileklerindeki prangalar koparıp atılacak” diyordu. “Yeni sistemle bürokrasiyi azaltacağız. Daha hızlı karar alacağız, tüm hizmetlerde sonuç odaklı olacağız. Tüm süreçlerde verim odaklı çalışacağız” diyordu.
Ayrıca bu hızın nasıl bir yönetim anlayışına dayandığını da özetliyordu: “Başkan bir talimat verdiyse bu iş bitmiştir.”Daha hızlı, daha etkili, daha istikrarlı olacağı iddiasıyla kurulan “Türk tipi başkanlık sistemi”, kurulduğu günden bugüne bitmeyen bir ekonomik krizle birlikte yol alıyor. Milyonlar için bu yıllar yoksullaşma, güvencesizleşme ve geleceksizleşmeden başka bir sonuç üretmedi.
Hız dedikleri, yurttaşın sorunlarını çözmeye yetmedi. İstikrar dedikleri, insanların hayatına güvence getirmediği gibi, gelecek beklentisini de yok etti. Öyle anlaşılıyor ki gücün yoğunlaşması da ayrıcalıkların korunmasına, hesap sormanın imkansızlaşmasına işaret ediyor.
Dahası fon skandalında somutlanan sistemik yolsuzluklar birer istisna değil. Birbirinden bağımsız anomaliler hiç değil. Ne yaşıyorsak sebebi, kararların tek elde toplandığı, denetimin etkisizleştiği, sadakatin liyakatin önüne geçtiği bu tek adam düzeni.
Parti yöneticisinden milletvekiline, Cumhurbaşkanı tarafından atanmış üst düzey bürokratlardan vali ve kaymakamlara ve henüz bilmediğimiz nice isme uzandığı iddia edilen bu skandal, “birkaç kötü insan” anlatısıyla geçiştirilemez. İsimlerin ve sorumlulukların açıklığa kavuşması tabii ki gerekiyor.
Ama esas gündemimiz isim listeleri olmamalı. Bu ilişkileri mümkün kılan, koruyan ve yeniden üreten siyasi düzeni de görünür kılmak gerekir. BU SEFER FARKLI OLABİLİR Mİ?Skandalın siyasi sonuçlarını bugünden kestirmek kolay değil.
Ancak derin kutuplaşma, seçmenin bir kutuptan diğerine geçmesini ne kadar zorlaştırırsa zorlaştırsın, bu skandalın iktidarın seçmen tabanında önemli bir sarsıntı yarattığı, üstü örtülemez, birkaç açıklamayla geçiştirilemez bir tepki doğurduğu görülmeli. Böyle bir tabloda iktidarın belediye operasyonları, mutlak butlan kararı ve ahlaksız siyasetçi transferleri gibi araçlarla ana muhalefeti her gün biraz daha etkisiz kılması, farkında olsalar da olmasalar da ülkeyi daha kolay yönetilebilir hale getirmiyor.
Aksine, kendi seçmenini konsolide etmek için kullandığı “öcüler” zayıfladıkça ya da ortadan kalktıkça, yurttaşların oy tercihlerinden bağımsız olarak iktidara yönelik tepkisi daha da belirginleşiyor. Tepkinin bu kadar genişlediği bir toplumu baskıyla ancak sınırlı bir süre yönetebilirsiniz.
Sessizlik rıza değildir. Oy tercihini değiştirmiyor olmak da sonsuza kadar sadakat anlamına gelmez. Siyasette kendinizi en güçlü hissettiğiniz an aslında toplumla bağınızın en zayıf olduğu an olabilir.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Genel · Bölge: Diyarbakır/Hani
Yayın: 08 Kasım 2026 04:13 · Kaynak: gazetepencere.com