Hakiki öz benliğimizi nasıl ortaya çıkarabiliriz?
- İslam topluluklarında var olan sorunlardan birisi ve en önemlisi, "kendi hakiki öz benliğini bulamamak ve kendine yabancılaşmaktır" (egzotizm.)
- Kendine yabancılık, toplumda kargaşa yaratır
İslam topluluklarında var olan sorunlardan birisi ve en önemlisi, "kendi hakiki öz benliğini bulamamak ve kendine yabancılaşmaktır" (egzotizm.). Kendine yabancılık, toplumda kargaşa yaratır. Daha doğrusu insanı asıl varlığından koparıp kendine dönüşe engel olur.
Nitekim Karl Marx gibi kimi düşünürler de bundan bahsetmişlerdir. Karl Marx, ideoloji karşıtı biri olarak bilinmesiyle birlikte, kendine yabancılaşmanın bir tehlike olduğuna vurgu yapmış ve ideolojinin, insanı kendine yabancılaşmaya doğru sevk ettiğini öne sürmüştür.
Böylece de bunun, insanı asıl varlığından kopardığını iddia etmiştir. Marx, yeryüzündeki tüm din, inanç ve ekollerin, hatta Marksistliğin dahi bir ideolojiye dönüştüğü takdirde insanı asıl varlığından kopardığına vesile olduğu görüşünü savunmuştur.
Böyle bir durumda, insanın kendi zatına yabancı olacak şekilde yaşayacağına değinmiştir. Daha açıkçası, düşünürler açısından insanın yaşamındaki en büyük sorun, onun aslına yabancı olacak bir şekilde yaşaması, kendi zatını gerçekleştirememesi ve öz benliğini bulamamasıdır.
Elbette bu hususta müminlerin de görüşleri vardır ve bütün dinlerde de öyledir. Yani dinlere mensup kimselerin asıl maksadı, kendini nispet ettiği o inanç üzerinden hakiki öz benliğini gerçekleştirmek, mükemmelliğe varmak, cennet ve Allah rızasını elde etmekle birlikte cehennemden kurtulmaktır.
Varlık felsefesinde hep "öz benliği bulma" hususuna vurgu yapılır ve insanın, maneviyat ve mükemmelliğin en yüksek derecesine ulaşmasının, "kendini bulmak" olduğu söylenir. Tüm insan hareketlerine dikkat edildiğinde, onların kendini bulmaya doğru yöneldiği fark edilir.
Fakat insanlar bunun farkında değildir ve bununla ilgili onları bilinçlendirmek gerekir. "Kendini bulmak", hayati öneme sahip bir konudur. Nitekim hadislerde de "Marifetü’n-Nefs/Kendini bilmek ve kendini bulmak" ile ilgili sözler, bir tür bu konunun girişi mahiyetindedir.
"Kendini kaybetmek" ile "kendine yabancılaşmak" birbirinden ayrı şeylerdir ve çoğu insan bu ikisini birbiriyle karıştırıyorlar. Ben burada bu ikisinin farkını kısaca açıklamaya çalışacağım. Arapçası "istilab" olan "kendini kaybetme" durumu, bilgi ile ilgili bir husustur.
Yine Arapçası "iğtirab" olan "kendine yabancılaşma" ise, varlık ile ilgili bir durumdur. "Kendini kaybetme" (istilab) konusunu şu örneklendirmeyle izah etmek mümkündür: Hayır sahibi bir iş adamının, hastaların tedavi edilmesi için bir hastane yaptırdığını farz edelim.
O hastanenin başına bir müdür ve müdürün emrine de doktorlar vermiştir. Müdürün laik ya da İslamcı biri olduğunu tasavvur edin. Doktorlar ise kalbi temiz ve Hipokrat yemini etmiş ihlaslı insanlardır. Her sınıftan ve her kesimden insanları tedavi etmeyi isterler.
Fakat hastane müdürü öyle biri değildir. Her gelen hastanın ırkı, mezhebi ve ideolojisine bakıp doktorları öyle yönlendiriyor. Örneğin kendi kriterlerine göre düşünenleri, doktorların tedavi edip iyileştirmelerini, olmayanlara ise ilgi gösterilmemesini istiyor.
Zavallı odktorlar da ne yapıp yapmayacağını bilemiyor ve "kendini kaybediyorlar". Yani iyileştireceği hastanın kriterinin ne olduğunu bilemediği için kimi tedavi edip etmeyeceğini bilmemekteler. Çünkü artık emirler müdürden gelmektedir.
Doktorun bu durumuna Arapçada "istilab" (yani ne yapacağını bilmeme/kendini kaybetme) denir. İşte bu durum, din, mezhep, dinî ve ideolojik ekollerin menfi yönlerinden biridir. Kısacası "istilab", "insan düşüncesi" ile ilgilidir.
"İstiğrab/Kendine yabancılaşma" ise, "insan varlığı" ile ilgili bir durumdur. Yani insanın zatından ve şahsiyetinden ayrılmasıdır. Denilebilir ki, "bir inanç ya da ideoloji bunu nasıl gerçekleştirebilir ve insanı nasıl kendinden uzaklaştırabilir?" Bu soruya karşı şöyle denilebilir: İnanç ya da ideoloji, sahibinin eline parlak bir resim verir ve ‘İşte bu sensin’ der.
Böylece de o insanı kendisiyle besler. Yani o insanın kendine has şahsiyetini ve kişiliğini sonlandırır. Bunu yaptıktan sonra da onun eline başka bir parlak resim verir ve ona der ki: ‘Şayet sen bu inancın ya da ideolojinin söylediklerini yapar isen, bu resimdeki parlak şahıs sen olursun ve zaten aslında da sen busun.’ Örneğin Marksizm ideolojisi şöyle der: ‘Sen şayet sosyalist olur isen, adam olursun.’ Sosyalizm ve bunun gibi ideolojik ve inanç ekolleri, yalnızca bir fikirden ibarettirler.
Aynen öyle Şiilik, Sünnilik ve bunlar gibi inanç mezhepleri de yalnızca birer düşünceden ibarettirler. Örneğin her zaman kimileri, kimi insanlara şöyle derler: Şayet sen, Şii ya da Sünni vs. olur isen, böyle bir durumda iyi bir insan olursun ve Allah senden razı olur, cennetlik olursun, zatın şöyle olur, böyle olur vs.
Bu gibi fikirler, gerçekte insanı öz benliğinden uzaklaştırmış bulunur. Buna Arapçada "Edlecetü’z-Zat/Şahsiyetsel değişim" denir. Yani insanın zatı (şahsiyeti) değişim geçirir. Nitekim tekfirciler de değişime uğramışlardır (müdellecdirler.) Yani bunlar, Vehhabiliğin "hak" olduğunu tasavvur ediyorlar.
Dolayısıyla Vehhabilik onlarda hem bir ideolojiye dönüşüyor hem de onları dönüştürüyor. Oysaki insan bir "ideoloji" değil, duygu, ruh ve ihtisasa sahip bir varlıktır. Bu ruh, onun batınındadır ve ona "vicdan" da denir. "Vicdan", "sanal benlik" in karşısındaki "gerçek benlik" tir.
Diğeri de sanal benliktir. Bu konu, "varlık felsefesinin" kesinleşmiş konularından biridir. Kısacası insanda birçok zahiri ve tüzel kişilikler (unvanlar) vardır. Doktorluk, mühendislik, avukatlık, başkanlık, hocalık ve başkan eşi olmak gibi şeyler, bütünüyle zahiri ve kabuk kişiliklerdir.
Genelde insanlar, bu gibi dış unvanlar ile gururlanıp dururlar. Oysaki bu unvanların hiçbiri "insanın özü" değildir. Bunlar birer hayali unvanlardır ve "insan" da bu hayali unvanlarla halkın önünde gururlanıp durmaktadır.
Öyle birisine şöyle denilmelidir: "Sen bu değil başka bir şeysin." Yani bu benliklerin tümü, "mecazi/sanal/hayali" benliklerdir. Bu türden benlikler ile asla gururlanılmaz. Aksine, bu türden unvanlar, insanın gerçek benliğinden uzaklaşmasına vesile olurlar.
Daha doğrusu, insanın bu gibi zahiri şeylere ilgi duymasına ve özenmesine yol açarlar. Dolayısıyla insan, gerçek benliğini önemsememeye başlar. Örneğin insan, Marx’ın ideoloji olarak isimlendirdiği ve bizim de benlik/ego dediğimiz o şeyin (faraza "Şii" unvanının), gerçek benlik olduğunu tasavvur etmeye başlıyor.
Onu müdafaada bulunuyor. Oysaki o adam, gerçekte "Şiiliği" değil, kendini müdafaa ediyordur. Yani bir Şii, İmam Ali’yi müdafaa ettiğini tasavvur ediyordur ama gerçekte İmam Ali olduğu için onu müdafaa etmiyordur, asıl kendi benliğini İmam Ali ile aynileştirdiği (eşitlediği) için, gerçekte kendini müdafaa ediyordur.
Bu ikisi arasında çok ciddi farklar vardır. Bir insan kendi gerçek benliğini gerçekleştirdikten sonra İmam Ali’nin, "batılın mukabilinde hak olduğunu" savunmuş olur ise, tabii ki buna söylenecek bir şey yoktur. Fakat Ali taraftarlarının büyük çoğunluğu, İmam Ali’nin hak olduğu ve hilafetinin hakikat olduğu için onu müdafaada bulunmamaktalar.
Kendilerinin Şii ve taraftar olduklarından dolayı gerçekte kendilerini müdafaa etmekteler. Hilafet konusu 1400 yıl önceden kapanıp bitmiştir. Buna rağmen hâlâ dahi bu konuya vurgu yapılmaktadır. Örneğin "Gadir-i Hum" bayramından söz ediliyor.
Kurucu akıl sahiplerinin böyle bir günü sürekli canlı tutup Şiilerin zihinlerine vurgu yapmalarındaki gayeleri, Şiilere, ‘Şii’ olduklarını hatırlatmak içindir. Yani "sizler çok iyi insanlarsınız, sizler cennetliksiniz, dolayısıyla artık sizin nefsinizi ıslah etmenize gerek yoktur" gibi mesajları vermek içindir.
İşte sen "Şii" olduktan sonra, gerçek benliğin bu oluyor. Buna, "öz benlikten kopuş" derler. Bu tür "öz benlik" ten kopuş, tüm insanlara sıçrayabilir. Yani bu tür özden kopuş, burada örneğini verdiğimiz yalnızca "Şia" larda olmuyor, "Sosyalist", "Nazi", "Vehhabi", "Sünni" ya da herhangi bir ideoloji ve inanç mensubuna da sıçrayıp onlarda da özden kopuşlara vesile oluyor.
Özetlemek gerekirse, tüm insanlarda iki tür benlik mevcuttur. Birisi "zahiri ve kabuk benlik", diğeri ise "hakiki ve gerçek benliktir." Bu benlik, aynen bir lahananın tam da merkezindeki özlüğe benzer. Nasıl lahananın merkezindeki özlüğe ulaşmak için onun etrafını sarmalayan 10-15 tane yaprağı koparıp öyle ulaşmak gerekiyorsa, insanın da öz benliğine ulaşabilmesi için, onun etrafını sarmalayan "kabuk benlikleri" kırıp onlardan kurtulması gerekir.
Örneğin "öz benliğin" etrafını sarmalayan "ben âlimim", "yazarım", "kültürlüyüm", "yazarım", "başkanım" vs. gibi mecazi ve kabuk benlikleri kırıp atması gerekir. Bu türden unvanların hiçbiri, ne "gerçek insandır" ne de "insanın gerçek benliğidir." Bunların tümü, zahiri ve dış kabuklardan ibaret sanal benliklerdir o kadar.
Yani "doktor", "yazar", "başkan", "âlim" vs. gibi unvanların hiçbirisi "gerçek insan" değillerdir. İnsan denilen varlık, bunların hiçbirisi değildir. Bunlardan başka bir şeydir. Dolayısıyla insan, bu unvanların hiçbirisiyle kendini aldatmamalıdır.
İnsanların bu türden benliği ile ilgili kanıtlar fazlasıyla mevcuttur. Yani insanlar için "sanal benlik" dediğimiz ve kendi unvanlarını nasıl kendilerine "benlik" edindiklerine dair, hatta Kur’an’da dahi şahitlik edecek birtakım ayetler mevcuttur.
Ayrıca ariflerin sözlerinden de şahitler vardır. Bu konu, varlık felsefecilerinin nezdinde kesinlik kazanmıştır. Varlık felsefecilerinin tüm araştırmaları, "acaba bizler bu zahiri benliklerden nasıl kurtulabiliriz" konusu üzeredir.
Örneğin Kur’an bir defasında şöyle der: Ey iman edenler. Nefsinize önem veriniz. (Maide: 105) Hadiste de Peygamber şöyle der: En büyük düşmanın, iki omuzun arasındaki nefsindir. (Beyhaki, ez-Zühd; Keşfü’l-Hifa, 1/143) Kur’an’da münafıklar hakkında bir ayette de şöyle geçer: Onlardan bir taife de (münafıklar) nefislerini önemsiyorlardı. (Âl-i İmran: 154) Yani Kur’an bir taraftan "Ey iman edenler.
Nefislerinizi önemseyin" diyor. Diğer taraftan da "Münafıklar nefislerini önemsiyorlardı" diyor. İnsanın aklına şu gelebilir: Acaba Kur’an’ın ayetleri arasında tenakuz mu vardır? Hayır, tenakuz yoktur. Ayetleri dikkatlice araştırdığımızda bu tenakuz değildir.
Ayet, münafıkların nefislerine önem verdiklerinden bahsettiğinde, onların "mecazi nefislerinden" bahsetmektedir. "Nefislerinizi önemseyiniz" diyen ayet ise, "hakiki benliği" kastetmiştir. Hepimizin, kendisi için "ben" tabirini kullandığımız şu "mecazi nefis" 3 (üç) sınıftır.
İlk önce bunları tanımamız gerekir ki, ondan sonra ancak hakiki benliğin ne olduğunu anlama imkânına sahip olabilelim. "Mecazi benlikler", her insanın yaşamında bulunan benliklerdir. Yani mecazi benliklerle ilgili bilgilere sahip olmak, insanın yaşamında ve yaşamını devam ettirmede, kuşkusuz birtakım faydalar sağlar.
Örneğin kimi insanlar 20-30 yıl hayal üzere yaşarlar. Bu kadar uzun bir zaman "Sosyalizm", "İslamcılık", "Mezhepçilik", "Feminizm", "Hümanizm" vs. üzerine yaşayıp onlarla ilgili mücadele verdikten sonra, bir zaman gelir ki, vehim/hayal üzere boşuna bir hayat yaşadıklarını ve bunların bir serap olduğunu anlarlar.
Hatta bu hayaller üzerine kendi canını ve evladını kurban verenler dahi olur. Örneğin Alman Nazileri ve her milletin "ırkçıları" öyledirler. Yani bu türden hayalcilik, yalnızca din ve mezheplere has değildir. Din, mezhep ve ideoloji, insan değildir.
Bunlar birer yol ve vesiledirler. İnsana yararı da dokunur zararı da. Kısacası mecazi benlikler, insanı mahveden benliklerdir. Dolayısıyla, onlardan kurtulmak için, bu benliklerin neler olduğunu bilmemiz gerekir. Mecazi benlikler: 1- Maskeli benlik.
2- Sanal benlik. 3- Yansıtılan benlik. Bunların üçü de birbirinden farklıdır ve en tehlikelisi de "maskeli benlik"tir. A- "Maskeli benlik." Bu benlik, insanın kendinden bahsettiğinde, kendi gerçek benliğini kamufle etmek (perdelemek) için söylediği her söz ve sergilediği her davranıştır.
Biz burada bu örtülerden "maske" diye bahsedeceğiz. Buna "kabuk benlik" denilmesinin sebebi de bundandır. Yani her insanın kendi gerçek kişiliğini gizlediği bir maskesi vardır ve insanların karşısında bir maske kullanması gerekir.
Örneğin birine "sen kimsin?" diye sorduğunuzda, "ben falanın oğluyum" veya "filanın kızıyım", "müdürüm", "doktorum", "avukatım" vs. gibi unvanlarından söz ederler. İşte bunların her biri diğerinden farklı maskelerdir. O insan ise, bu unvanların hiçbirisi değildir.
Çünkü bu unvanların hiçbiri, kalıcı değil, geçicidir. Yani bir insanın vezir ya da vekilliği, hükümetin iktidarda kaldığı sürece geçerlidir. Hükümet değişince o adamın vezir ya da vekilliği de sona ermiş olur. Şahlık, sultanlık ve krallıklar da öyledir.
Bir ara saraylarda yaşar, yeri geldiğinde de zindanlara düşer ve boyunlarına ip geçirilir. Âlim, şair, ressam, komutan vs. de onlar gibidir. Hasılı, her bir meslek sahibi unvanından söz ede durur ve ben buyum der. Evet, insanın bir maskesinin bulunması gerekir.
Maskesiz insan olmaz. Fakat insan maskesine kulluk etmemelidir. O maskenin kendi hakikati olduğunu tasavvurda bulunmamalıdır. Her insan avukat, doktor, üniversite hocası vs. olduğunu sever. Fakat şunu bilmeli ki bu unvanlar (maskeler) onun öz benliği değildir.
Onun kabuklarıdır. Yani her bir insanın kabuğu vardır ve kabuk zaruridir. İnsan da aynen portakal gibi kabuksuz değildir. Fakat portakal kabuk değil, kabuğunun içindeki özden ibarettir. Yani asıl portakal, o kabuğun altındadır.
Nar ve yumurta da öyledir. Her meyvede olduğu gibi, insan da öyledir. İşte "maskeli benlik" böyle bir şeydir. Bu benlik insanı, hakiki benliği üzerinde düşünmesine engel olur. Diğer bir ifadeyle bu benlik, insanın hakiki benliğini anlaması hususunda onun gücünün/enerjisinin boşuna harcanmasına vesile olur.
Örneğin İslamcı ya da ırkçılar, sürekli geçmişlerini övmekle ve onlarla övünmekle uğraşıp dururlar, böylece de enerjilerini hep boşuna harcarlar. "İşte bizim geçmişimiz böyledir, geçmişimiz şöyledir. Bizde tıp, bilim, felsefe vs. gibi şeyler vardı" diye hep bunlarla oyalanıp dururlar.
Batı'ya ve öteki milletlere karşı hep böbürlenir ve Batı'nın her şeyi kendilerinden aldıklarını iddia ederler. Oysaki o medeniyet ölüp gitmiştir ve o dönemin uygarlığından geriye hiçbir şey kalmamıştır. İşte bu, "maskeli benliğin" bir hilesidir.
İnsana çok büyük ve önemli biri olduğunu tasavvur ettirir. Saygın bir şahsiyet olduğunu düşündürür. Oysaki o adam, boş biridir ve hiçbir şeye sahip değildir. O benlik, insana geçmişin, dinin ve inancının "düşüncesini" giydirir.
Nitekim Nazilere de "siz üstün ırksınız" dedirtiyordu. Yahudilere de "Biz Allah’ın seçkin ve sevgili kullarıyız" dedirtiyor. İşte "maskeli benlik" budur. B- "Sanal benlik." Bu benliğin sahipleri şöyle düşünürler: "Ben önüme şöyle bir proje koymuşumdur, 20 yıl sonra siyasete soyunacağım" veya "şu olmayı planlıyorum." Yani "sanal benlik", sahibinin önüne geleceğiyle ilgili parlak bir resim koyar ve insanı o gibi tasavvurlarda bulundurur.
Örneğin şayet insan spor ile ilgileniyorsa, "ben önümüzdeki 20 yıl zarfında dünya ağır boks şampiyonu olacağım" veya "dünya kupasına sahip olacak bir koşucu, güreşçi vs. olmayı planlıyorum" diye, hep ona bu düşünceyi tasavvur ettirir. Böylece bu sanal benlik, insanın gerçek benliğinin ortaya çıkmasına engel olur.
Oysaki o "şampiyon unvanı", gerçekte adam değildir, onun "suni" unvanıdır ve bu unvanlar, gelip geçicidir. İnsan, tüm enerjisini şu gelip geçici şeyler hususunda harcayıp tüketmemelidir. Önceden "maskeli benlik" ile "hakiki benliğin" birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini söylediğimiz gibi, burada da "sanal benlik" ile "hakiki benliğin" de birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini söylemek isterim.
Yine önceden her insan için bir maskenin bulunması gerektiğini, ama hakiki benliğin o olmadığını insanın bilmesi icap ettiğini söylediğimiz gibi, burada (sanal benlik hususunda) da her insan için geleceğine dair mutlaka bir hedefinin bulunması ve ona ulaşması için mücadele vermesi gerektiğini de söylemekle birlikte, hakiki benliğin bu olmadığını da hatırlatmak isteriz. Çünkü hakiki benlik, geleceğe dair insanın taşımış olduğu hedef değildir.
Yani insanın hayatında tabii ki birtakım hedeflerinin bulunması kaçınılmazdır. Bunlar güzel şeylerdir. Fakat bunların hiçbirisi hakiki benliği ortaya çıkarma adına yapılmamalıdır. Örneğin insan doktor, mühendis, avukat, tacir vs. olmayı planlamalıdır ve bunlar olması gereken şeylerdir.
Fakat bu saydıklarımızın hiçbirisi, hiçbir zaman insanın gerçek benliği değil, yaşamın araç ve gereçleridirler. Fakat bunlar "öz benlik" değillerdir. (Konunun sonunda öz benliğin ne olduğunu açıklayacağız.) İşte "sanal benlik" budur.
Böylesi bir benlik de insan enerjisini hayali benlik yolunda tüketir. Hatta bu hayali/sanal benlik insanı, ölümünden sonrası döneme dahi götürür. Örneğin ona cenneti arzulatır ve "cennetlik" unvanını ona kazandırmak için tüm enerjisini o yolda ona harcatır.
Açıkçası, Müslümanların itikatlarındaki cennet inancı, onlar için zararlı bir şeydir. Zira şu cennetlik olma hayali, Müslümanların tüm enerji, mal, güç ve zamanlarını, o hayali benlikleri uğrunda harcayıp, zihinlerinde hep "ben cennetliğim" diye tasavvur etmelerine vesile oluyor.
İşte bu "hayali/sanal benliktir" ve gerçek benlik değildir. Kısacası bunların tümü, "hayali/sanal benliğin" icat ettiği şeylerdir. C- "Yansıtılan benlik." Bu gibi benlik, başkalarının kafasında kendilerini şekillendirdikleri benliktir.
Örneğin Ahmet namındaki şahısla ilgili kafanızda oluşturduğunuz bir şahsiyetin bulunduğunu farz ediniz. Aynen öyle, sizin kendinizin de etrafınızdaki insanların kafasında oluşturduğunuz bir kişiliğiniz vardır. İşte bu benlik, sürekli halkın kafasında sizden bir şekli yansıtmış bulunmaktadır.
Dolayısıyla insanoğlu, sürekli bir şekilde, kendisinden güzel bir benliği insanların kafasında yansıtmak için özen sarf eder. Faraza bir insanın hatalı bir işle uğraştığını düşününüz. Devamlı alkol aldığını farz ediniz. Onun bu durumu ortaya çıkınca, çevresindekilerden utanmaya başlar, yüzü kızarır, kendini nasıl savunacağını bilemez.
Çünkü etrafındakilere kendini dindar biri olarak tanıtmıştır. Pişmanlık duyar ama pişmanlık duymak her zaman kendine dönmekle sonuçlanmıyor. Kimi zaman pişmanlık duymak, utançlıktan dolayı olur. Çünkü onun, halkın nazarında oluşturduğu itibarı, birdenbire yerle bir oluyor.
Yine "yansıtılan benlik" sürekli, sahibinden karşıdakilere oyun kurmasını ve rol oynamasını talep eder. Örneğin siyasi bir lider, halkın nazarında bir partinin genel başkanıdır. Bu görüntüsünün (başkanlığının) sürekli halk nazarında kökleşmesini ister.
Bunun için de devamlı bir şekilde TV'lere çıkar, konuşmalar yapar, halkın arasında dolaşır. Her zaman kendisinden "falan partinin genel başkanı" diye söz ettirir. Afiş ve pankartlarda boy boy resimler verir. Hatta kendi evinin duvarında astığı resminin altında, "filan partinin genel başkanı" diye yazdırır.
Kısacası halka, sürekli kendisinin başkan olduğunu telkin ettirir. İşte "yansıtılmış benlik" budur. Görüldüğü üzere bu 3 (üç) benlikten her biri, sahibine farklı alanlarda farklı işler yaptırsa da bunların üçü de insanın öz benliğine dönüşüne engel olur ve onun enerjisini başka alanlarda tükettirir.
Peki bu 3 benlik neleri doğurur? 1- Söz konusu bu üç benliğin doğurduğu ve ortaya çıkardığı ilk şey "cebir" dir (zorunluluk). Yani bu benlikler sahibini yaşam süresi içerisinde bu benliklerin gereğini yerine getirmeye icbar eder.
İnsanda özgürlük diye bir şey bırakmaz. Örneğin bir partinin genel başkanı şayet mutlak anlamda özgür olduğunu hisseder ise, asla partisi için çalışmaz. Onun çalışması, gerçekte sözünü ettiğimiz mecazi benliklerin ona yüklediği ve onu çalışmaya icbar ettiği şeylerdir.
Çünkü bu sıfatlar onu, "ben insanların nazarında bir partinin genel başkanıyım ve şu şu şekilde çalışmam ve şöyle böyle giymem gerekir" diye düşünmeye sevk eder. Artık o başkan kendini özgür hissetmez. Aynen öyle, bir müçtehit de kendini insanların nazarında müçtehit olarak tanıttığı için, onun da örneğin sakalını kısaltması ya da kesmesi mümkün değildir.
Dolayısıyla müçtehit de giyim kuşamında, sakalında ve insanlar ile irtibatında, kendisini bazı durumlara mecbur hisseder. Diğer din adamları, bürokratlar, siyasi ve kanaat önderleri de öyledirler. Bu türden benlikler bunları, bazı şeyleri yapmaya, konuşmaya ve davranmaya mecbur kılar.
"Bana yakışan bunları şöyle şöyle yapmaktır" der. İşte böyle bir benlik, insanda hastalık oluşturur. Dış görünüşü için onu harekete icbar eder. Örneğin bir erkek şayet uyuşturucu kullanıyorsa ve hanımı da kendi hakiki benliğinin sesine kulak verip ona, o işi yapmasına engel olmak istiyorsa, kadın böyle yaptığında kocası ona, "Allah senden razı olsun, bu yaptığım şey beni zehirleyip öldürmesin diye sen buna karşı çıkıyorsun" diyeceğine, "sen beni niçin halkın karşısında rezil ettin, sen iyi bir insan olsaydın beni rezil etmezdin" diyecektir.
İşte bu sözü o erkeğe dedirten şey, o "mecazi (sanal) benlik" tir. Ya da örneğin bir baba, sürekli çocuğunun doktor olmasını ona telkin ediyordur. Bundaki maksadı da onun salih bir evlat olması için değil elbette, onunla gurur duyması içindir.
Bunu da o babaya yaptıran şey, yine "sanal/mecazi" benliktir. İşte genelde evlilik, boşanma, okuma, meslek sahibi olma vs. gibi şeylerin büyük çoğunluğu böyledir. Yani çoğu, hakiki benlik üzerinden tahakkuk bulan şeyler değil, sanal ve mecazi benliklerin insanları icbar etmesindendir.
Evet, bir şeye icbar edilen insan, o şeyi sevgi üzere değil, ikrah üzere yapar. Örneğin din, insanları namaz kılmaya icbar ettiği için, insanlar namaz kılmayı sevmezler. Yani namazı kılarlar ama namaz kılmaktan hoşlanmazlar.
Çünkü onlar, kendilerini namaz kılmaya icbar edilmiş hissettikleri için onu, aşk ve sevgi ile kılmaz, cehennem korkusundan kılarlar. Nitekim Kur’an’da bundan haber verir: Hiç kuşkusuz o (namaz), huşu duyanlardan başkasına ağırdır. (Bakara: 45) Yani namaz, aslında 5 dakikada kılınabilecek çok hafif bir eylemdir.
Fakat ağırdır. Çünkü işin içerisinde icbarlık vardır. İcbarlığın olduğu şey de insana ağır gelir ve isteksizlik doğurur. Arkadaşlarıyla saatlerce konuşan insan, Rabbiyle 5 dakika konuşmaya tahammülsüzlük gösteriyor. Oysaki namaz, sevgi ve aşk üzere kılınmalıdır.
Sevgiyle kılınan 5 dakikalık bir namaz, cehennem korkusuyla kılınan 100 yıllık namazdan daha üstündür. Ayrıca, korku üzerinden Allah’a kıldığın namazı, Allah da kabul etmiyor. Çünkü Allah sevgi ve muhabbettir. Böyle olduğu için de yalnızca sevgi ve muhabbet üzerinden yapılan ibadetleri kabul ediyor ve insanın sevgi üzerinden namaz kılmasını istiyor.
Örneğin bir hanımın 1 yıl boyunca kocasına yemek yapıp sofrasını hazırladığını düşününüz. Çünkü onu kendisine bir görev biliyordur. Böyle bir kadının, kocasının doğum gününde, onun önüne getirip doğum günü hediyesi olarak bir çiçek ya da pasta koyduğunu tasavvur ediniz.
Hanımın bu hediyesi, onun kocasına yapmış olduğu 1 yıllık hizmetinden daha tatlı geliyor. Çünkü kocası, hanımının o 1 yıllık hizmetini, onun görevi olarak biliyordur ama bu doğum günü hediyesi onun görevi değildir. O kadın, kocasına o hediyeyi verip vermemekte özgürdür.
O eylemi, içinden geldiği gibi yaptığı için kocası ondan çok mutluluk duymaktadır. Allah da böyledir. O’na kalbinden gelecek şekilde bir namaz kılar isen, o da o derecede senden razı olur. Fakat cehennemden kurtuluş için bunu yapar isen, o takdirde ondan hoşnut olmaz.
İşte insana, şevk üzerinden kulluk yapması için fırsat vermek lazım. İnsanın da insanlığını bu şevk ve sevgi üzerine bina etmesi gerek. Yani insanın "hakiki benliği" bu sevgidir. "Sevgi", insanın Allah ile irtibata geçen hakiki benliğidir ve dolayısıyla da "insanın benliği Allah’tır." Hristiyan arif ve filozof Meister (Üstat) Eckhart şöyle der: İnsanda tüm âleme ve insanlara ulaşabileceği bir alan vardır.
Ve bu "ruh" alanıdır. İnsanın ruhunda damlalar vardır. Kendi gerçek benliğine ulaştığında, bu alan (ruh), bütün âleme ve insanlara da ulaşır. Aynen bir denizin damlası gibi olur. İnsan da aynen damlanın tüm denizle irtibat kurduğu gibi olur ve başkalarını da sevmeye başlar.
Çünkü insan da onlardan bir parçadır. Allah’ı da sever, çünkü Allah da onun gerçek benliğinden bir parçadır. Allah ondan ayrı bir varlık değildir. Yani Meister Eckhart’a göre Allah, din adamları ve fakihlerin öğrettiği gibi insanlardan ayrı ve yedinci gökte kürsü üzerinde oturan, emirler yağdırıp nehiyler veren, asıp kesen biri değildir.
Allah, senin hakiki benliğinden bir cüzüdür. 2- Bu üç mecazi benliğin doğurduğu ve ortaya çıkardığı ikinci şey ise, onların arzu ve isteklerini yerine getirmede baş gösteren "ıstırap" tır. Yani insan kendi hakiki benliğini doyurmadığında, mecazi benliklerini doyurmak için sürekli mücadele vermesi gerekir.
Her zaman kendinde bir açlık hisseder. Izdıraplı olur ve bundan dolayı da huzur bulamaz. Örneğin o mecazi benlikler ona şöyle dedirtir: Ben insanlara bu kadar iyiliklerde bulundum. Bir ömür hizmet ettim, fakat kadrimi bilmediler.
Böyle bir düşünceye sahip olduğu için de benliğinde bir huzursuzluk başlar. Huzursuzluk başlayınca da unvanlara özen gösterir. Örneğin kimi Müslümanlar sürekli hac, umre, Kerbela, Meşhet, Erbain vs. ziyaretlerine giderler.
Bu türden Müslümanlardaki bu sürekli dolaşımın nedeni, genellikle birtakım vehimlerden dolayı kendilerinde taşıdıkları ıstıraplardır. Oysaki gezip dolaştıkları o yerler, İslam’ın özü değil, "sloganlarıdır." Sloganlar ise insanı aldatır.
İnsana der ki, "sen cennetliksin, müminsin, buraları ziyaret ettin, Allah senden razıdır vs.." Kısacası bu düşünceler, vehimden öteye bir şey değillerdir. Fakat felsefi, irfani ve vicdani düşünceler, sloganik vehimler gibi değildir.
İnsanın tam anlamıyla kaygılarını gidermese de onu doğru yola sevk ettiği kesindir. Yani insanı vehim içerisinde bırakmaz. Felsefe, irfan ve vicdan, hiçbir zaman insana tekfirci ol, savaş, senin gibi düşünmeyenlerin kafasını kes, parçala, sonra da cennete git demez.
O zavallı hayalci, gerçekte kendi ruhunu katlediyor. Buna rağmen eline hiçbir şey geçmiyor. Ruhu da geri dönmüyor. Ne dünyalık elde edebiliyor ne de cenneti kazanabiliyor. Hem bu dünyadan oluyor hem de öteki dünyasından.
İşte en büyük tehlike, insanın ideolojik olmasıdır. İnsan ideolojik oldu mu, canını, evladını ve malını o ideolojisi uğrunda kurban vermesine rağmen, hiçbir şey elde edemiyor. Kur’an bu türler için şunu söylüyor: "O (türden insan), dünyayı da ahireti de kaybetmiştir." (Hac: 11) ve asıl sorun da budur.
Fakat "hakiki benlik" bunun (mecazi benliğin) tam tersinedir. Şimdi şöyle bir soru akla gelebilir: Acaba gerçek ve hakiki benliğe ulaşmak için, yaşamımızı nasıl sürdürmemiz lazım? Diğer bir ifadeyle: Bizi hakiki benliğimize ulaştırması için, hayatı nasıl bir yöntem ile yaşamamız gerekir?
Tabii ki bunun birtakım yolları vardır. Şayet zatının derinliklerinde bir cevherin var olduğunu ve sendeki bu cevherin tüm senin dışındakileri sana, kendinden bir parça olarak gösterdiğini ve onları da ayrı görmediğini anlar isen ve yine âlemdeki tüm varlıklarla irtibat kurmayı başarabilir ve aynen sınır tanımayan doktorlar gibi olup, başkalarını sevmek için de arana engeller koymaz, onları da aynen kendini sevdiğin gibi sevebilir isen (ki insanlık budur.), işte bu aşama, senin hakiki benliğine (insanlığa) ulaştığının bir göstergesidir.
Ayrıca hakiki benlik, özgürlükle iç içedir. Yani özgürlüğün aynıdır. Böyle bir özgürlük de sorumluluk gerektirir. Hakiki benlik, yukarıda söylediğimiz gibidir. Mecazi/sanal benliğin göstergesi ise şudur: Mecazi benliğe sahip olan birisi, ne kadar suç işlerse, onu diğerlerinin üzerine atar, topluma yükler, eğitim ve öğretimi suçlar, kendisine itiraz edilmesini hiçbir zaman istemez ve onu yargıladıklarında öfkeden yüzü kızarır.
Çünkü o, bunları yapmaya mecburdur ve sorumluluğa bir türlü tahammül edememektedir. Fakat birinde özgürlük varsa ve mecazi benliğin aksi istikametinde yürüyorsa ve yine mecazi benliğin emirlerini dinlemiyorsa, bu adam özgür insan demektir ve gerçek benliğe sahiptir.
Bununla ilgili birkaç noktaya işaret etmek istiyorum. İmam Ali (as) bir sözünde şöyle der: İki şeyden birini üstlenmekle yüz yüze geldiğinde, onların en zor olanını üstlen. Peki neden en zor olanı? Çünkü "mecazi benlik" insana nasihat etme adı altında şöyle telkin eder: Sen Allah adamısın.
İyi bir insansın, yaptığın her iş güzel ve hayırdan ibarettir vs. Yani "mecazi benlik" seni sana, salih bir kul olarak lanse edebilir. Amelen mecazi benlik ile hakiki benliği birbirlerinden ayrıştırabilmemiz içindir ki İmam Ali bu sözü söylemiştir.
Yani insan iki şeyden birini seçmek ile karşı karşıya kaldığında, onlardan zor olanını seçmelidir. Çünkü kolay olan şey, mecazi benliğin istekleriyle uyum sağlar. Bunu bir örnek üzerinden şöyle anlatabiliriz: Evli bir insanı düşününüz.
Bir tane de evlenmeye ihtiyaç duyan bekar bir arkadaşının varlığını tasavvur ediniz. Bir zaman oluyor ki, güzel bir dul bayan bu evli beyin karşısına çıkıyor ve onunla evlenmek istediğini söylüyor. O bekar arkadaşı da ona, ‘Dostum.
Sen nasıl olsa evlisin ve eşin de vardır. Müsaaden olursa bununla da ben evleneyim’ diyor. Yani gayet insani bir teklifte bulunuyor. İşte burada o mecazi benlik harekete geçiyor, o evli adama vesvese vermeye başlıyor ve: - ‘Sen iyi bir insansın.
Bu gerçekleştirmek istediğin ikinci evlilik de gayet normal ve insani bir iştir. Onunla sen evlen ve arkadaşına müsaade etme vs.’ Şayet ihlas ve vicdan üzerinden düşünür isek, bu bayanla evlenmek, onun değil bekar arkadaşının hakkıdır.
Kadın için onunla ya da o bekar arkadaşıyla evlenmek fark etmiyor, fakat doğru olanı o evli olan beyle değil, bekar olan beyle evlenmesidir. Çünkü onun eşi vardır, ama ötekinin yoktur. Bu hususla ilgili birçok örnekler vardır, hemen hemen her kes de bunun gibi durumlarla karşılaşmış olabilir.
Evet, İmam Ali (as)’ın bu sözü, "yani iki şeyden birini seçme ile karşılaşıldığında, zor olanları seç" sözünü söylemedeki kastı, bu kanal ile insanın gerçek benliğine ulaşabileceğini bildirmek içindir. Çünkü genelde mecazi ve kabuk benlikler insanı şekilcilikle aldatır.
3- Mecazi benliklerin doğurduğu ve ortaya çıkardığı üçüncü şey ise, "kuşku"dur. İnsan, kimi zaman kuşkulu durumlarla karşılaşıyor. O duruma bir türlü yakîn edemiyor. Vicdanı olan ve gerçek benliğe sahip bulunan birisi, asla kuşku üzere hareket etmez.
O, sürekli yakîn üzere işlerini yoluna koyar. Çünkü yakîn, hakiki benliğin göstergesidir. Örneğin evini ya da arabanı satmak istiyorsun, fakat satıp satmama hususunda kuşku içerisindeysen, satmamalısın. Yani sende yakîn oluşana kadar her şeyi yapıp yapmaman, senin hakiki benliğine kavuştuğun ve onunla amel ettiğin anlamına gelir.
Çünkü kabuk ve mecazi benlik, yakîn durumuna bakmaz, yalnızca zahir ve şekil ile ilgilenir o kadar. Örneğin falanın kızıyla evlenmek istiyorsun. Kız güzeldir, babası da zengin ve ünlü birisidir. Şayet sende onunla evlenmek için bir yakîn ve güven oluşmuyor ise, bu evliliği gerçekleştirmemen gerek.
Yani demek ki, hakiki benliğin onunla evliliğini istemiyordur. Veya bir evi satın almak istiyorsun. Gidip bakıyorsun ve her şeyini seviyorsun, çok güzel bir evdir diyorsun. Fakat içinde bir tereddüt varsa, onu almamalısın.
Çünkü gerçek benliğin bunu talep etmiyordur. Etseydi şayet, içinde kuşku olmaz, yakîn ederek onu almış olurdun. Kur’an, kâfirlerin sıfatlarından birinin de "şüphecilik" olduğunu söylüyor: Onlar (kâfirler), şüpheleri içinde şaşkındırlar. (Tövbe: 45) Yani ayet, kâfirlerin sürekli şüphe içerisinde yaşadıklarını haber veriyor.
Hatta herhangi biriyle konuştuğunuzda dahi, "ben ona şu sözü söylesem mi söylemesem mi?" diye bir ikilem içerisinde kalıyor iseniz, o sözü de söylememelisiniz. "Yakîn" demek, hakiki benlik, akıl, vicdan, fıtrat ve tüm duyguların o yapılan işin doğru olduğuna dair ittifak içerisinde oldukları demektir.
İşte bu durumda, insanın yaptığı o iş ya da söylediği o söz, doğru olur ve insanı başarıya ulaştırır. Başarılı insanların hayatlarında ise asla şüpheye yer olmaz. Söyleyeceğiniz bir söz ya da bir davranışınızda veya seçeceğiniz bir ilmi veya mesleki bir alanda şayet kuşku içerisinde iseniz, onu yapmamalısınız.
Şayet kalben mutmain iseniz, onun peşince gitmelisiniz. Bunun anlamı da sizin doğru bir çizgide yürümenizdir. 4- Mecazi benliklerin doğurduğu dördüncü şey ise, "işaret"tir. Ben buna "işaret ilmi" diyorum. Elbette ki bu ilim, yeni gelişmekte olan "sinyalizasyon" ilmi değildir.
Benim bundan kastım, irfan ilminde yeni tespit edilen bir ilim dalıdır. Yani insan yaşamı süresince mutlaka gaipten birtakım ilahi işaretler ile karşılaşmış olur. Fakat insanların karşılaştıkları o işaretlere dikkat etmemeleri ve anlamamaları mümkündür.
Vicdanı ve hakiki benliği ile irtibat içerisinde olan insan, sürekli bu işaretleri görüyor ve onlar üzerine hareket ediyordur. Bundan dolayı da hayatında sürekli başarılı olmaktadır. Bizlerin genelde hayatımızda düşüp kalkmamızın ve başarılı olmayışımızın, gayb âleminden verilen o işaretleri algılayamamamızdan ve onlar üzerinden hareket edemeyişimizdendir.
Bu işaretler ya dışarıdan ya da vicdan üzerinden verilmektedir. Örneğin siz, bir anda öfkeleniyor ve eşinize kızıp bağırmaya başlıyorsunuz. Tam o esnada bir telefon geliyor. Bu telefonun gelişi, "yani ona kızıp bağırmanız artık yeter" demenin işaretidir.
Fakat o adam bu işareti anlayıp anlamlandıramamasından dolayı, telefona cevap verdikten sonra, tekrar kaldığı yerden eşine hakaret etmeye devam etmektedir. İşte bu, gaybi bir işarettir ve herkesin bu türden işaretler ile karşılaşmış olması mümkündür.
Veya bir ev satın almak ya da kızınızı kocaya vermek istiyorsunuz. O esnada yakınlarınızdan biri vefat ediyor. Böyle bir durumda insanın "bunda bir işaret"in bulunduğunu anlaması ve kızını vermekten ya da evi satın almaktan vazgeçmesi lazım.
Nitekim çoğu zaman bu türden işaretlere uymayıp o işleri yaptıklarında, o türden insanların bir müddet sonra pişman olduklarını ve "bana işaret verildi ama ben anlamadım" dediklerini duymuşuzdur. Dolayısıyla, bu gibi durumlarda o şahsın kızını vermesi ya da evi satın alması pişmanlıkla sonuçlanabilir.
Şunu da bilmemiz gerekir ki, bizlerdeki şu vicdani varlık (öz benlik), gayb âlemi ile irtibat içerisindedir ve yine tüm insanlık âlemiyle de bir bağı bulunmaktadır. Yine bilmeliyiz ki, bu dünyada, şimdi anlayamadığımız ya da algılayamadığımız bir işaret vardır.
Yani bu işaretleri aklımız ile algılayamıyoruz, fakat bize burada bir işaret verilmiştir. İnsan ya o işi yapmayacaktır ya da o yol (işaretin yolu) ile yürüyecektir. Şayet insan bu işaretler üzere hareket eder ise, her geçen gün üzerine kapılar açılacaktır.
Kısacası şayet insan, birkaç ay bu işaretler üzere hareket eder ise, sonradan onların ne olduğunu anlamaya başlar. Çünkü söz konusu işaretler, insanın sürekli hayatında mevcuttur. Örneğin bir işi yapıp tamamladıktan 1-2 yıl sonra diyoruz ki, "bana o dönemde bu işi yapmamam için bir işaret geldi, ama ben anlayamadım." Bu işaretlere uyulmadığı için, kimi insanların bir ömür yaşayıp onu tüketmelerine rağmen hiçbir şeyi başaramadan çekip dünyadan gittiklerini görüyorsunuz.
Yani kendi "gerçek benlik"lerini gerçekleştiremeden çekip gidiyorlar. Tümüyle hayalle yaşıyorlar. 10 yıl, 50 yıl çalışıp yine de hayatlarına sıfırdan başlıyorlar. Bilindiği gibi tüm güçler sınırlıdır. Bu sınırlı gücümüzü niçin boşuna harcayıp ondan doğru bir şekilde yararlanmayalım ki?
Peki bizler bu işaretleri nasıl anlayacağız? Yani tüm manevi işlerde gaybi ve vicdani işaretler vardır. Bunlar da aynen trafik geçiş işaretleri gibidir. Bu işaretlere uyulmaz ise, kaza yapılır, sakat kalınır, ölümle de yüz yüze gelinebilir.
Bundan dolayı her insan bir şeyi yapmak istediğinde şayet yakîn ve itminan derecesine ulaşmıyorsa ve kuşku içerisindeyse, onu yapmamalıdır. Çünkü o şüphenin kendisi, manevi ve gaybi bir işarettir. Kısacası, hakiki hayata ulaşmanın yollarından birisi, gerçek ve hakiki benliğe ulaşmaktır.
Hakiki benlikte ise, kuşku değil yakînlik vardır. *Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kategori: Kaza · Bölge: Erzurum/Olur
Yayın: 03 Kasım 2026 09:56 · Kaynak: indyturk.com