Çürümenin hikayesi
- Bazı şeyleri tüketmiyoruz, yalnızca çürümelerine izin veriyoruz
- Pazardan o canlı, can yakan yeşil rengiyle, toprağın ve tarlanın tazeliği üzerindeymiş gibi büyük bir hevesle alınıp eve getirilen o maydanoz demeti
Bazı şeyleri tüketmiyoruz, yalnızca çürümelerine izin veriyoruz.
Pazardan o canlı, can yakan yeşil rengiyle, toprağın ve tarlanın tazeliği üzerindeymiş gibi büyük bir hevesle alınıp eve getirilen o maydanoz demeti... Salataya taptaze doğranacağı, sofraya renk katacağı, hatta akşam yemeğine bir nane-limon ferahlığı getireceği hayaliyle kurulan o ilk temas.
Mutfak tezgâhının üzerinde parıldayan bir umuttur o. Fakat eve varıldığında modern hayatın acımasız koşturmacası devreye girer; poşetin ağzı sıkıca bağlanır, iki gün tezgâhın üstünde nefessiz bırakılır. Ve üçüncü gün, o kadim kaçış cümlesi fısıldanır: "Nasıl olsa yarın hallederim."
İşte o an, vicdan azatlığıyla buzdolabının en karanlık, en ücra sebzelik çekmecesine itelenir zavallı ot.
Ve orası, modern insanın kayıp eşyalar müzesidir. Buzdolabının o kapalı, ışıksız ve soğuk dünyası, aslında bizim yüzleşmekten korktuğumuz ataletimizin en sadık aynasıdır.
Aradan geçen belirsiz bir zamanın ardından, dolaptan gelen o hafif rutubetli, tatlı-sert hüzünlü kokuyla hatırlanır varlığı. Çekmece yavaşça çekildiğinde karşılaşılan manzara acımasızdır: Yapraklar birbirine yapışmış, o can alıcı yeşil yerini sarımsı, balçıklaşmış, kimliğini kaybetmiş bir kütleye bırakmıştır.
Çöpe giderken akıldan geçen o suçluluk duygusu ne kadar da tanıdık gelir: "Yazık oldu, oysa ne hevesle almıştım."
Aslında çöpe giden sadece bir demet yeşillik değildir. O çürüyen maydanoz, modern tüketim ahlakımızın, tahammülsüzlüğümüzün ve ertelenmiş hayatlarımızın çürümüş cesedidir.
Hayatımıza bir bakın. "Bir gün mutlaka okurum, ruhuma iyi gelir" diyerek kapağı dahi açılmadan raflarda tozlanan o kalın kitaplar... "Zamanı gelince ararım, kalbi kırılmasın" diyerek ihmal edilen dostluklar, "Nasıl olsa bir gün uzun uzun konuşuruz" diyerek geçiştirilen aile sohbetleri...
Ruhumuzun buzdolabına tıktığımız, üstünü "yarın" etiketiyle örtüp unutmaya çalıştığımız ne kadar çok niyetimiz var, değil mi? Hepsini en dibe itiyor, gözümüzün önünden kaldırınca yok olacaklarını, hatta orada taze kalacaklarını zannediyoruz.
Oysa zaman, buzdolabından çok daha acımasız bir saklama alanıdır; ilgilenmediğiniz, sevgiyle sulamadığınız her şeyi önce sarartır, sonra ruhen çürütür.
Bizler sadece gıdayı değil; zamanı, ilişkileri, vicdanı ve en çok da kendimizi israf ediyoruz. Her şeyi "nasıl olsa var, nasıl olsa bir şekilde halledilir" lüksüyle tüketiyor, tüketirken de hoyratlaşıyoruz. Sonra da akşam eve yorgun argın dönüp hayatın neden bu kadar yorucu, monoton ve yavanlaştığından şikâyet ediyoruz.
Oysa şikâyet ettiğimiz hayat, kendi ellerimizle sebzelik çekmecesine kilitlediğimiz hayallerimizin mezarlığından başka bir yer değil.
Bu yazıyı bitirince buzdolabını açıp o sebzelik çekmecesine bir bakın lütfen. Belki orada yalnızca unutulmuş bir demet maydanoz bulacaksınız. Ama kendinize şu soruyu da sorun:
Hayatımda, sırf bir gün kullanırım diye sakladığım ama aslında çoktan çürümeye bıraktığım başka ne var?
Dolabın kapağını yavaşça kapatın ve elinizi vicdanınıza koyun Sevgili Okur: Bugün sizin hayat sebzeliğinizde hangi yarım kalmış niyetler, hangi ertelenmiş sevgiler, hangi solmuş niyetler çürüyor?
Çünkü hayat, ertelenmiş yarınlardan ibaret olamayacak kadar kısa; ruh ise o karanlık ve soğuk çekmecelerde unutulmayı hak etmeyecek kadar değerli. Aslında mesele, yeni şeyler satın almak ya da yeni planlar yapmak değil; o dipte unutulmuş olanı temizleyip bugünün taze ışığına çıkarmak.
Unutmayın, buzdolabındaki maydanoz çöpe atılabilir ama insanın kendi ömrü ziyan edildiğinde geriye geri dönüşü olmayan sessiz bir enkaz kalır. Ve çürüme, sessizce başlar; uyanmazsak, son fasıl yazılmadan biter gider.
Mesele de maydanoz değildi zaten. Saygılarımla…
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Kültür-Sanat · Bölge: Kocaeli
Yayın: 03 Kasım 2026 14:47 · Kaynak: cagdaskocaeli.com.tr