Habermetrik
← Ana Sayfa
01 Kasım 2026 22:38
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Umutsuzluk zamanlarında edebiyat ve Camus | Elif Can

Umutsuzluk zamanlarında edebiyat ve Camus | Elif Can
⏱️ 4 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Zamanların en iyisi belki de Charles Dickens’ın yazdıklarında kaldı
  • Şimdi yaşananlar da geçmişin basit bir tekrarı

Zamanların en iyisi belki de Charles Dickens’ın yazdıklarında kaldı. Tabii en kötüsü de. Şimdi yaşananlar da geçmişin basit bir tekrarı. Her şey Sisifos’un taşıdığı kaya gibi en tepeye kadar varıyor, sonra geri yuvarlanıyor.

İnsan başını kaldırıp baktığında çok şey olmuş gibi gelse de hiçbir şey değişmemiş sanki. Farklı dekorlar altında hep aynı kavga. Üstelik Sisifos gibi ceza alan kimse olmamasına rağmen. Hatta yuvarladığımız kayayı durdurup neden diye sorma hakkımız varken.

Ama etrafı saran karanlığı engellemeye yetmiyor bu. Hem de böylesine ilerlemiş görünen bir çağda. Tarih kendini tekrar ederken, yine onun kadar karanlık olması gerekmezdi. Ve yine onun kadar umutsuzlukla dolması. Bu umutsuzluğun, anlamsızlığı da beraberinde getirmesi kaçınılmaz bir şey.

Anlamsızlığın da yabancılaşmayı. Hayat dönüp dolaşıp Albert Camus’nün satırlarına çıkıyor yine. Onun ne kadar haklı olduğuna…

“Hayat aslında anlamsız bir bulanıklıktır ama anlam katabilmek gerekir. Mutlaka bir tercihiniz olmalı, ona dayanmalı, onun için mücadele etmelisiniz. Tercihsizlikte bir tercih.”

Ona göre hayata anlam veren şey varılacak hedef değil, mücadelenin kendisiydi. Sormak, beklemek yerine yaşamak gerekirdi. Fakat kendi mücadelesi hiç beklenmedik bir sonla karşılaşmıştı. En saçma ölüm şekli olarak gördüğü trafik kazasında can vermesiyle.

Hem de cebinde o yolculuk için bir tren bileti varken. O bileti kullanmayıp, kendisine mezar olan arabaya binmesi de bir tercihti. Hayatına dair yaptığı son tercih olsa da. Hep savunduğu hayatın absürtlüğü, bundan daha iyi nasıl kanıtlanabilirdi ki?

Albert Camus, sonunda ne olacağını bilse, büyük ihtimalle o arabaya binmekten vazgeçerdi. Ya da Veba romanında yazdığı doktorlar gibi, yaklaşan karanlık sona rağmen bir şeyler yapmayı denerdi. Fakat bu genç yaşta yakalandığı verem hastalığına karşı savaşmasından farklıydı.

Ki bu hastalık ondan pek çok şey almıştı. Ama en çok andığı “Ahlaka ve insanların yükümlülüklerine dair öğrendiğim ne varsa, bunu ona borçluyum” dediği futbol hayatıydı. Özellikle de topun asla beklediği yerden gelmemesini seviyordu. Bu onun için hayatın tahmin edilemezliğine denk düşüyordu.

Hastalığı babası gibi sömürgesi olduğu ülke için savaşa girmesini de engellemişti. İlk Dünya Savaşı doğduğu yıllara denk gelse de, ikincisin etkileri evinin içine kadar girmişti. Ve ömrü boyunca onun karşısından yürümüştü.

1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü almasında bu görüşlerinin etkisi de kaçınılmazdı. Hatta ödül sebebi, bizzat komite tarafından: “Zamanımızın insan vicdanının sorunlarını aydınlatan, ileri görüşlü samimiyetini yansıtan önemli edebi eserleri” diyerek açıklanmıştı.

Camus ‘nün edebiyatçı kimliğini tam olarak perçinleyen bu ödül olsa da, okulundaki tez danışmanlarından birinin, “Camus, filozoftan çok bir yazardır” notu, buna çok daha önceden dikkat çekmişti.

Evet, Albert Camus bir filozoftan çok yazardı. Ve en çok da umutsuzluğu yazdı. Daha doğrusu içinde umut barındıran umutsuzluğu. Bunu en iyi anlatan da yine onun cümleleri. Özellikle de edebiyat üzerine söyledikleri.

“Umutsuz bir edebiyat ne demek olabilir? Umutsuzluk susar. Kaldı ki susmak bile, eğer gözler konuşuyorsa bir anlam taşır. Gerçek umutsuzluk can çekişme, mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk bir konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar.

Umutsuz ve edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü edebiyat olan her yerde umut vardır.”

Belki de kendini tekrar eden bütün bu zamanları, anlamlı kılan da edebiyatın ta kendisi. Çünkü hikâye anlatma isteği, Camus ‘nün da son söyleşisinde dediği gibi, ancak insan yok olduğunda biterdi. O zamana kadar da devam edecek hikâyeler.

Her kuşağın, her çağın ki kendine özel olacak. Ama bazen dönüp yine Dickens’ın zamanı ve şehirleri hatırlanacak. Bazen de Homeros’un mitleri ve insanların en iyi düşüneni dediği Sisifos’un peşine takılanacak. Ya da “Hep denedin, hep yenildin.

Olsun. Yine dene, yine yenil, daha iyi yenil” diyerek, bize onu hatırlatan Samuel Beckett’ın satırlarına. Ama onu hatırlattığımızda da Camus ‘nün dediği gibi mutlu olduğunu düşünmek gerek. Çünkü “Tepelere doğru tek başına didinmek bile insan yüreğini doldurmaya yeter.” Yeter ki didinmeyi seçsin. En çok da umutsuz zamanlarda ve bütün karanlıkların altında.

Kategoriler Uncategorized SUÇÜSTÜ, Yılın Son Sayısıyla Okurlarla Buluştu Mevsim Yenice'nin önerdiği 10 kitap | Funda Dörtkaş Feridun Andaç'tan farklı bir atölye: "Kurgu Aydınlatır" Yeni zaman öyküleri/öykücüleri 2: Bugünün edebiyatı nerede? | Feridun Andaç Michel de Certeau: Okumak ve Okur Üzerine Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü Ödülleri'ne başvurular başladı Öykü: Duvar | Nazan Çinko Yorum yapın Yanıtı iptal et Yorum yapabilmek için oturum açmalısınız.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: edebiyathaber.net
Haber metni ve görseller edebiyathaber.net sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Kültür-Sanat
Yayın: 01 Kasım 2026 22:38 · Kaynak: edebiyathaber.net
Kaynağı Oku ↗