İnsan İnsanın Cenneti mi, yoksa Cehennemi mi?
- Bir insanı bulunduğu yerden göndermek için kapıyı göstermek gerekmiyor
- Bazen kapı yerinde duruyor, yalnızca içeride nefes alacak yer bırakılmıyor
Bir insanı bulunduğu yerden göndermek için kapıyı göstermek gerekmiyor. Bazen kapı yerinde duruyor, yalnızca içeride nefes alacak yer bırakılmıyor.
Öyle büyük kötülükler de gerekmiyor bunun için. Biraz küçümsemek, biraz yalnızlaştırmak, her gün insanın kendisinden küçük bir parça eksiltmek yetiyor. Üstelik bunlar çoğu zaman gündelik hayatın sıradan davranışları arasına gizleniyor.
Yıllarını bir işyerine vermiş birini düşünün. Bir sabah işe geldiğinde her şey yerli yerinde. Masası, sandalyesi, duvardaki saat… Ama bir şeyler değişmeye başlamış. Dün takdir edilen insan bugün yetersiz bulunuyor. Emeği görmezden geliniyor, yaptığı her işte kusur aranıyor.
Belki yerine bir tanıdık alınacak, belki de varlığı birilerinin çıkarına dokunuyor. Kim bilir?
Kimse açıkça gitmesini söylemiyor. Ama öyle bir noktaya getiriliyor ki sonunda yıllarını verdiği yerden ayrılmak dışında bir çıkış göremiyor.
Bunun adı psikolojik şiddet.
Üstelik yalnızca işyerlerinde yaşanmıyor. Bir evliliğin içinde, bir ailenin sofrasında, yılların dostluğunda da karşımıza çıkabiliyor. Ayrılığın sorumluluğunu almamak için eşini yıpratanlar, bir insanı çevresinden koparmak için sözlerini çarpıtanlar, onu yıllardır ait olduğu yerde yabancılaştıranlar…
Sanki hepsinin söylemek istediği aynı:
Önce insanın bulunduğu yeri yaşanmaz hâle getirmek, sonra da gidişini kendi tercihiymiş gibi göstermek.
Psikolojik şiddetin en sinsi taraflarından biri de insanın zamanla kendisinden şüphe etmeye başlaması. Acaba ben mi yanlış anladım, fazla mı alınganım, sorun gerçekten bende mi? diye diye kendisine duyduğu güveni kaybediyor.
Bir insanı, kendisine yapılan haksızlığın bile suçlusu olduğuna inandırmak…
Beni asıl düşündüren, bütün bunları yapan insanların kendi vicdanlarıyla nasıl yaşadıkları.
Nasıl oluyor da bir insan, başkasının hayatını daraltırken bundan rahatsızlık duymuyor? Birileri sokakta aç kalan bir kediyi, yağmurda titreyen bir köpeği düşünmekten uyuyamazken, bir başkası gözünün önünde yıpranan insanın acısını nasıl görmezden gelebiliyor?
Daha da anlaşılmaz olanı, bazılarının karşısındakinin korkusundan, çaresizliğinden haz duyabilmesi.
Bir insanın korkusu, başka bir insana nasıl güç verebilir? İnsan, kendisini büyük hissetmek için neden bir başkasını küçültmeye ihtiyaç duyar?
Elbette her kötülüğün ardında böyle bir haz yok. Bazen çıkar, bazen kıskançlık, bazen de karşısındakini kontrol etme isteği var. Üstelik insan yaptığı kötülüğü her zaman kötülük olarak da görmüyor. Kendisine öyle gerekçeler buluyor ki sonunda haklı olduğuna inanıyor.
İnsan kendisine hak vermekte ne kadar da cömert! Başkasından esirgediği anlayışı kendisinden hiç esirgemiyor.
Peki, vicdan dediğimiz şey nerede başlıyor?
Bir başkasının acısına üzülmekte mi, yoksa o acıya sebep olmamayı seçebilmekte mi?
Çünkü mesele yalnızca iki insanın geçinememesi değil. Birinin sahip olduğu gücü, konumu ya da yakınlığı diğerini yıpratmak için kullanması. Bu davranışların olağan karşılandığı bir toplumda, gelişmişlikten ne kadar söz edebiliriz?
Yine de insanın yalnızca kötülükten ibaret olduğuna inanmıyorum. Hiç tanımadığı birinin yardımına koşan, başkasının hakkını savunan, bir insanın hayatını kolaylaştırmak için çabalayan insanlar da var.
İnsan insanla sınanıyor bu dünyada.
Galiba en çok da eline güç geçtiğinde kim olduğuyla.
Çünkü vicdan, yalnızca merhametten söz etmek değil, bir başkasına zarar verebilecek durumdayken de insan kalabilmek.
Birbirimizi sevmek zorunda değiliz. Ama bir insanın hayatını yaşanmaz hâle getirmeden de yaşayabiliriz, öyle değil mi?
Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.
Kategori: Genel · Bölge: Aksaray/Ortaköy
Yayın: 02 Kasım 2026 11:15 · Kaynak: muglayenigun.com