Habermetrik
← Ana Sayfa
İzmir 05 Kasım 2026 05:00
✍ Editör: Habermetrik · Editör Politikası

Odak başında

Odak başında
Görsel kaynağı: gazeteyenigun.com.tr
⏱️ 6 dk okuma 🛡️ %85 Doğruluk · 1 Kaynak
WhatsApp Paylaş
⚡ 30 Saniyede Özet Habermetrik Yapay Zeka Özeti
  • Toplum olarak acayip değiştik
  • Aslında bütün dünya toplumları hızla değişmekte

Çok değiştik. Hem de çok değiştik. Toplum olarak acayip değiştik. Aslında bütün dünya toplumları hızla değişmekte. Her dönemde biraz böyleydi hatta Sümerlerde bile geçmişe özlem vardı. “Devir çok değişti, şimdiki gençler…” diye başlayan tabletler kaleme alıyordu yazıcılar çiviyazısıyla ama bugünkü değişim bir başka.

Bambaşka. Nedir peki sebep? Neden bu kadar çok ve sert değiştik? Odağımız kaydı çünkü. Durun açıklayayım.

“Ateş nedir?” diye sorsa biri, hiçbirimiz pat diye yanıt veremeyiz. Çok acayip bir şey olduğu kesin. Önümüzde kamp ateşi, şömine, mum gibi kontrollü bir ateş yandığında, hiç gözümüzü ayırmadan saatlerce izleyebiliriz onu.

Hem hayat vardır ateşte hem ölüm! Tıpkı deniz gibi. İşte dört temel elementin ikisi… Ateş ve su. Bak bak dur. Ama niye? Bilmiyoruz. Bilmediğimiz bir bağlantımız var. Ancak öyle bir “şey” ki ateş, yemeğimizi pişirir, bizi ısıtır, geceyi aydınlatır, vahşi hayvanları uzak tutar… Elbette kontrolümüz altındaysa...

Dosttur öylesi zamanlarda. Ama ya kontrol altında değilse? Yani kendi başına buyruk, esen rüzgârın önünde, karşısına çıkan her şeyi yutup yakıp kül etme halindeyse, o zaman düşmanların en beteridir. Denizde en büyük tehlikedir yangın mesela. Teknelerden, gemilerden söz ediyorum elbette. Korkunçtur. Evlerden ırak.

Kontrolümüz altında dost olduğu durumlar için ona büyük bir bağlılıkla yakın olduğumuz bir gerçek. Öyle bir gerçek ki, evi ev yapan şey ateşin ta kendisi. Aksi halde eve “ocak” der miydik? Gerçi ana mı, baba mı, ocağın kime ait olduğuna tam karar verememişiz ama olsun, ister ana ocağı, ister baba ocağı, orası burnumuzda tutan evi anlatır her zaman. İlk evimizi…

De… Neden ocak?

Ateş hep kutsaldı. Bugün aklımızın tam eremediği, ne olduğunu bir türlü doğru düzgün anlatamadığımız ateşi, binlerce yıl önce de anlatamıyor ve anlayamıyorduk. Gökten gelen gürültülü ve korkunç bir ışıkla yeryüzü yanmaya başlıyordu veya dağlardan fışkıran lavlar, etraftaki bitki örtüsünü kolaylıkla ve cayır cayır yakabiliyordu.

Öfke vardı içinde. Ama aynı zamanda işimize de yarıyordu. Bizi ısıtıyor ve aydınlatıyordu da. Yani şefkat de vardı. O halde ateş, gökseldi, yani kutsaldı. Tüm dünyada…

Ateşin kutsiyeti Türk geleneğinde de çok eskilere dayanır. Hatta belki tahminimizden de eskilere… Prof. Dr. Bahaeddin Ögel’in, Prof. Dr. Abdülkadir İnan’dan aktardığı şu eski Türk ateş duasına bakalım:

“Ey Kraliçem, ey annem, ateş! Sen, Hangay ve Gur-Hatu-Han dağlarının tepesinde biten, akkavak ağacından yaratılmışsın! Sen, anamız Ötüken eteklerinden ortaya çıkmışsın! Tanrıların hakanı tarafından icâd edilmiş ve yaratılmışsın!

Ey annem ateş! Senin baban sert çelik. Senin annen çakmaktaşı. Ulu atan, akkavak ağacıdır. Senin nurun göklere erişmiş! Yerin dibine kadar gider. Ateş! Sen gökteki kişi tarafından, taştan çıkarılmışsın. Tanrıça Uluken tarafından bakılmışsın. Gelin ve güveye ve bütün halkımıza, sağlık ve düzen ver. Sana secde ediyoruz.”

(Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, TTK, II. cilt, s.632-633. Alıntı notu: A.İnan, Makaleler, s.394, Türk Şamanizmi.)

Buradaki “secde”, İslâmî değil evrensel anlamda anlaşılmalı. Büyük bir saygının işaretidir ve uygarlığın başından bu yana vardır. Türklerde, hakanlara da secde edilirdi.

Ateş, bu kutsiyeti ile çok önemliydi ve “ev” diyebileceğimiz yapılara, çadır da olsalar, kavuştuktan sonra onu hep yanımızda taşıdık. Bu kutsal nesne, enerji, şey (artık ne derseniz) hem bizi gözetiyor hem ısıtıyor hem yemeğimizi pişirip bizi doyuruyor hem de aydınlığı ile gecelerimizi güvenli ve yaşanabilir kılıyordu.

O yüzden onu, evin baş köşesine (bazen de ortasına) yerleştirdik. Duman çıkabilsin diye de ya tepeye, ya yan tarafta bir yere delikler açtık. (Bu delik işini keşfedene kadar muhtemelen epey ata zehirlenip ölmüştür.)

Dışarıda yapmamız gereken işler, ekip biçmek, avlanmak, su taşımak, yıkanmak vs. dışındaki tüm zamanımız ocağın başında geçiyordu. Tüm aile, hatta geniş aile olarak o ocağın başındaydık. Aile de ocaktı, ev de. Yani ocak, evdi.

Ateşin Orta Asya’daki adı “od” idi. Ocak lafı, ‘od+çak’tan gelir: Ateş yakılan yer demektir. Yuvamız için kullandığımız sözcüktür ocak. Ateş, yuvada, evde yanar çünkü. “Ocak” ile “odak”, tam olarak aynı şeydir. Evlerin en kutsalı ateşti ve ateşin yandığı yer de bu nedenle kutsaldı.

Ateş evde yandığına göre, ev de kutsaldı. Ocağın yanıyor olması, evdeki yaşam belirtisiydi. “Bacası tütmek”, yaşamın sürdüğünü gösterirdi. “Ocağı sönmek” ise, yaşamın durduğuna, bittiğine işaret ederdi. Tüm aile, ateşin, yani ocağın başında yaşardık. Hayat ve ev, ocaktı. Odak da ev ve hayat.

Tabii bu durum sadece Türklere has değildi. Odak sözcüğünün Latincesi “fokus (focus)”tur ve İngilizcede de öyledir. Üstelik focus da “ateş yakılan yer” demektir. Plinius, Cicero, Vergilius gibi Latincenin dev yazarları, fokusu, tıpkı Türkçede olduğu gibi ev, yuva anlamlarında da kullandılar.

Yalnızca bu da değil. Mesela “fueloil” dediğimizde (eskiden çok kullanırdık bu yakıtı) “ateş yağı” demiş oluyoruz; “fuaye” dediğimizde de ateşle bağlantı kuruyoruz. Fuaye, tiyatroda perde aralarında çıkıp sohbet ettiğimiz yer anlamına gelir bugün ama aslında Latince özünden gelen Fransızca “foyer”dir ve “aile ocağı” anlamına gelir.

Sonradan “tiyatroda sigara içme salonu” anlamına da bürünmüş istemeden, “yak-tüttür yeri” olmuş. Ama daha ilginci de var: İtalyanca “külde pişmiş hamur” anlamına gelen “focaccia” sözcüğü, bizim dilimize de girip, tabii ki biraz şekil değiştirip olmuş bize poğaça!

Coğrafî gezintiyi sürdürelim. Odak sözcüğünün Arapça kökenli karşılığı “mihrak”tır, duyarız sık sık. “Dış mihraklar” deriz bol bol. İçeride çözemediğimiz sorunları bağlayıp rahatlamakta kullanırız en çok. Oysa “mihrak”, odak sözcüğünün Arapçasıdır sadece.

Ve o da ateşle ilgilidir. Mihrâk, Arapça “yakma aracı ‘haraka’dan” gelir. Odun kömür satılan yerlere boşuna “mahrukatçı” demiyoruz!

O halde en başa dönebiliriz. “Neden bu kadar çok ve sert şekilde değiştik?” diye sorup, odağımızı kaybettik diye yanıtlamıştım. Binlerce yıl boyunca tüm aile, hem de büyükanne-babalarla birlikte, aynı odakta buluşur, konuşur, vakit geçirirdik.

Büyükler küçükleri aynı odağın çevresinde “eğitirdi”. “Aile terbiyesi” ona denirdi zaten. Bu durum, yakın zamanlara kadar böyleydi. Taşla çevrilmiş ilkel ocaktan, en havalı sobalara kadar, yani belki yüz yıl öncesine, hatta 50-60 yıl öncesine kadar da böyleydi bu.

Bugün herkes ayrı bir odada. Herkesin elinde ayrı bir odak var. Onlarca TV kanalı ekranlarda, her evin her elinde ayrı bir telefon, sözüm ona bilgi çağının peşinde, gerçekte zihnimizi uyuşturarak, ailenin aynı çatı altında nefes alıp vermekten ibaret olduğuna epey de ikna olarak, geçmişten gelen ne varsa unutuyoruz birer birer.

Yeni nesillerde “Hiç unutmam, anneannemin şöyle bir lafı vardı…” gibi cümleler hiç duymayacağız. Ailenin her üyesinin ayrı bir odağı olunca, hayatın odağı da kayıp gidiyor işte. Kimi şiddete, kimi kumara, kimi başka yerlere… Odağımız kaydı, bir daha da yerine gelir mi, bilemiyorum.

Umutsuz değilim yine de. Bir gün yapay odaklara doyup, onların, esas olandan uzaklaşmamıza sebep olduklarına ikna olabiliriz belki. Umarım.

💬 Habere Tepkinizi Belirtin:
Habermetrik WhatsApp Kanalına Katılın

Günde en fazla 3 kritik gelişme. Bildirim kirliliği yok, anında bilgi.

Kanalı Takip Et →
Kaynaklar: gazeteyenigun.com.tr
Haber metni ve görseller gazeteyenigun.com.tr sitesine aittir; tam içerik kaynak sitede yayınlanır.
Haber Künyesi
Kategori: Yangın · Bölge: İzmir
Yayın: 05 Kasım 2026 05:00 · Kaynak: gazeteyenigun.com.tr
Kaynağı Oku ↗